dervis-b.jpg

BAĞRI BOŞ DERVİŞ

Nefsini bilen, kendini bilir ’ sözünün karşılığını ve uygulamasını kendi hayatlarımızda bulamıyorsak sinema, bize manevi doğamızı görsel olarak daha belirgin hale getiren araçlar sunabilir. ‘The beast in me’ dizisini izlemenizi öneririm.

Burada yaralı, sürekli şikayet edip suçlayan ve eyleminin sorumluluğunu alamayan bir anne, birden hayatına yeni giren komşusuna doğru bir çekim hisseder. Neticede hiç korkmadan kendi iç sesini dinler ve komşusu ona aslında kendini tanıyabilmesi için zorlu ama bir o kadar derin bir fırsat sunar. Kadın aslında gergin, öfke dolu hatta kana susamış olduğu gerçeği ile çok derinden yüzleşir ve nihayetinde çekildiği karakterin biyografisini tamamladığında kendini kabullenebilmiştir. Böylece kendini bilme ve tanıma sorumluluğunu almış biri olarak bu deneyimden çıkar. Oğlunu bir kazada kaybetmiş olsa bile önce kendi velayetini eline alarak, belki de kendini ilk defa gerçek bir ebeveyn olarak duyumsar.

Bugünlerde değerli bir arkadaşım şöyle diyordu: ‘’ Her ne yaşadıysan yaşadın. Elbette bunu bir çözüme ulaştırma anlamında adımlar atabilirsin, destek alabilirsin. Ama bir an önce kendine değer vermenin sorumluluğunu almalısın, eğer ki gerçekten büyüdüysen. Büyümek, sadece yaşamda para kazanıp maddi olarak bağımsızlığını ele alma süreci de değil; elbette o da bir uzantısı olsa da. Artık ebeveynlerimiz yani velilerimiz aradan çekildi, hayatındaki her olumsuzluğun sebebi olarak onları işaret edemezsin. ‘Sen peki ne adımlar atıyorsun bunları değiştirebilmek için’ diye sorarlar bize. Velayeti elimize alma vaktimiz geldi. Çünkü velin sana göre eksik ve hatalı olsa da artık aradan çekildi. Hatanla, günahınla, sevabınla sen şimdi eksik kalanları tamamlamaya başla.’

Günümüzde özellikle dijital platformlarda bilirsiniz çocukluk yaraları vs. üzerine birçok şey yazılıyor, anlatılıyor. Çok değerli bilgi aktarımları var azımsanamayacak kadar. Özellikle travma, çocukluk yaraları ve sinir sistemimize dair bilgiler insan olarak tabiatımızın tamamına olmasa da -bir kısmına- açıklama ve aydınlık getirdiklerinden hepimizi cezbetme kapasitesine sahip.

İdrak etmenin üç fazlı olduğu bilinir. Biri malumat anlamında bilgi, diğeri hissediş ve en derini de deneyimi yaşama ve ona atlama isteğidir. Hepsinin düğümü kendi zamanlarında hazmedildikçe çözülmeye başlar. Ve elbette sadece birinde de kalabiliriz hayat boyu. Tabiattaki her zerrenin kendine ait bir dönüşüm süreci olduğundan bu yerinde kalış gibi görünen atalet bile, zaman ve mekanın izafiliği karşısında bilinmezliğini ve zarafetini koruyacaktır. Ancak bilme fazlındaysak bu demek oluyor ki kitaplardaki bilgiler ya da uzmanlığına değer verdiğimiz kişilerin bilgileri, şimdilik bir malumat olarak bizdeki bilginin temelini oluşturmakta. Ve tabi ki gördüğümüz, duyduğumuz her şey o fazlın projeksiyonundan süzülerek zihnimize bir yorum olarak yansıyacaktır. Mesela bir sufinin mecburen kelimeleri kullanarak anlattığı hikayelerdeki ‘erime, düşme, kaybolma’ gibi -deneyimler- kelimelerin işaret ettiği bir hakikat olarak değil de o işaret edenin kendisiyle eş değer anlaşılacaktır. Ve bilme fazlındaki biri için çok kolaylıkla görmezden gelinip hasıraltı edilecektir.

Patanjali de çağlar öncesinden insanlığın en derin tabiatına dair açıklama getirdiği eseri yoga sutralarda buna değinir. ‘Yoga, chitta vritti nirodha.’ yani yoga, zihindeki dalgaların teslimiyetidir der. Ancak bu dalgalar, yani zihnin kendine has tabiatı kontrol edilerek, baskılanarak teslim olmazlar. Çünkü bu ilişki, bir güç mücadelesi ya da talep ediş değildir. Farkındalık sayesinde ve farkındalığın araçları doğru şekillerde okunduğunda, bizim elimizde olmadan kendiliğinden vuku bulacak kendi kendinin ifşaasıdır.

Zihinsel aktivite ile özdeşleşme sona erdiğinde benliğin gerçek doğası açığa çıkabilir diyor. 5 çeşit zihinsel aktivite yani dalga tanımlamış Patanjali. Bunlar, bilgi, yanılgı, kavramlar, rüyalar ve hafıza. Bu arada bu dalgaların aydınlatıcı olabileceği gibi eğer henüz berrak değilse ve yeterince sisten arınmamışsa aldatabileceği konusunu da es geçmemiş.

Bilgi, beyana dayalı; yanılgı, hataya dayanan yanlış tasvir; kavram, soyut sınıflandırmalar; rüyalar, hayali görüntüler; hafıza ise geçmiş tecrübelerimizdir. Sanırım tüm bu mercekleri, bizim aklımızla çabalayarak bulunup çıkarılması gereken şeyler olarak değil de, farkındalığın berraklaştıkça, hiç beklenmeyen anlarda kendiliğinden önümüze serdiği şeffaf berraklık anları olarak tarif edebiliriz. Bunun için de bizim de çabamızın olması gerekiyor. Ya kendimize uyan bir yolda sürekli tekrarlı ritüellerin eşliğinde kendi benliğinin kendine berraklaşması şeklinde ya da Allah’a sevdalı gözlerdeki nazar ve cezbeye kapılış şeklinde. Özellikle tasavvuf herkes tarafından anlaşılamaz denmesinin nedeni budur; kendini kendine bırakmak mı, kendini aslının saklı olduğu gözlere bırakmak mı? Bunu bir meşrep ve tabiat meselesi olarak açıklıyorlar.

Bu yüzden insanlığın başına gelen hususi bir takım olgunlaşmaya dair deneyimler sufi hikayelerinde mecazlar ve örnekler üzerinden anlatılır. Mevlana’nın bir sözü vardır:’ Masallar çocukları uyutmak için anlatılır, büyümüş olanları ise uyandırmak için.’ Ama masal kılığına girmiş mesellerdir bunlar. Biyolojik olarak büyük ama içi çocuk kalanlarımız için bu masal kılığına giren meseller bile henüz eğer uyanma vakti değilse güzel bir uykuyu beraberinde getirebilir.

Erime ve kaybolma ile tarif edilen deneyim eğer bilgi, deneyimsel olan uzvundan şimdilik ayrışıksa, sağlıksız olarak görülebilir ve damgalanabilir. Muhtemelen deneyimin ıslaklığına temas eden kişi ise, vakti zamanında, arkadaşımın belirttiği gibi ‘velayetin’ sorumluluğunu üzerine alarak bir takım bedeller ödemiştir. Kendi öz değerine uzun süredir sahip çıkmış birine has bir deneyimdir erimek belki de.

Mevlana aşk ve sevgi arasındaki farkı çok güzel açıklamıştır.’’ Kişi, gönlündeki hali kontrol edebiliyorsa bunun adı sevgidir; gönlündeki hal kişiyi kontrol ediyorsa bu yaşanan aşktır.’ Tarif bilgiden öte ‘erime’ fazlını tatmış yani malumatın ötesine geçmiş bir hakikati dile getirir. Tabi ki kelimelerle ifade edildiğinden üstelik de kendi öz dili Farsçadan Türkçeye çevrildiğinden yanlış anlaşılma kapasitesine her zaman sahiptir. Ama çağlar boyunca velayetin sorumluluğunu almak isteyenler için belki de hep hakikate işaret edecektir.

Derler ki tasavvuf, yaşamak isteyenler içindir. Elbette herkese açıktır ama sözlerin ötesindekini duyumsamak, bizim kendi velayetimizi elimize almamız ve rüşdümüzü ispat etmemizle mümkündür. Bunu bize kimse sağlayamaz.

Zaman zamanda iken, kalbur samanda iken, samanlık tepesinde çelik çomak oynardım. Öteden biri geldi ve ‘Kızım müjde, baban dünyaya geldi.’ dedi.

O vakit Hacı Bayram Veli bir şehrin meydanında dolaşıyormuş ve esirleri toplayarak çalıştıran adamlar Hacı Bayram’ı kolundan tuttukları gibi esir meydanına götürürlerken Somoncu Baba ile karşılaşmışlar. Demişler ki :’’ Bu adam senin hizmetinde mi, tanıyor musun?’’ Somoncu :’’ Hayır, benim değil, kimse efendisi o gelip alsın onu.’’ demiş.

Hacı Bayram dünya hayatında elinde bir tek aşkı kaldığından onu da mı acaba kaybettim diye süklüm püklüm meydana diz çökmüş. Adam esirlere soruyormuş:’ Hoca olan var mı aranızda, bir müzik aleti çalanınız var mı, peki temizlik işlerinden anlayanınız, ya çoban olanınız?’ Hacı Bayram hepsinden anlamasına rağmen hiç cevap vermemiş, sadece Somoncu’nun dostluğunu kariyer olarak seçmiş kendine.

Böylece hepsi işlerine dağılmışlar. Bir tek Hacı Bayram kalınca adam:’ Oğlum sen de hiçbir şey değilmişsin.’ dediği an Somoncu meydana gelmiş ve ‘Nerede o değerlinin en değerlisi hiç kimse?’ İşte ben onu almaya geldim.’ demiş ve koluna girmiş Hacı Bayram’ın. Sadece koluna girmekle ve dostu olarak kabul etmekle kalmamış, onu gönlüne de almış. O gönlünde eridikçe ve kayboldukça, sonsuz dirilerin arasına katılmış. Böylece bir halka daha diğer halkaların arasına nereden gireceğini düşünmeden eklenmiş.

Şarkıdaki gibi :’ Ben eyvah bilmezdim, eyvahım oldun. Ben Allah bilmezdim dergahım oldun. Sizde bulunmaz mı derdime deva Zalime mi kalsın şu yalan dünya Gönül yarası bu, sözün neresi bu Yıkıldım eşiğine susmaya geldim Yoruldum kapında düşmeye geldim Hazırım canımdan geçmeye geldim.’