zaman-b.jpg

ŞİMDİKİ ZAMAN NEY’İNDEN DİNLE…

Fars masalları şöyle başlarmış ‘ Yeki bud, yeki nebud, gayr ez Huda hiç kes nebud.’ Biri vardı, biri yoktu; Bilinç’ten başka hiçbir şey yoktu. Konuşan O’ydu, dinleyen O’ydu; kendini kendine davet eden O’ydu. Özünün sonsuz ifadelerinde kendini deneyimlemek ve hatırlamak isteyen yine O’ydu. Bambaşka diller ve değişik kültürlerin mizaçlarına uygun isimler alarak bir yol yordam oluşturan da O’ydu.

Bu yazıda okuyacaklarınız, herhangi bir görüşün ya da yaşam biçiminin daha ‘doğru’ olduğu üzerine bir manifesto değildir. Ancak girişte de belirttiğim gibi ‘her şey Bilinç’ ise; sen, ben ve hepimiz O olduğumuz gibi iş belirginlik kazanmaya ve bir insan elbisesi giymeye gelince, aynı zamanda O’nun sıfatlarının sadece bir veya bir kaçına bürünebilen sınırlı organizmalarız da.

On sekiz yıldır yoga eğitmeniyim ve 22 yıldır da bilfiil matın üzerinde kendi pratiği olan bir araştırmacıyım. Ancak zamanla yogayı deneyimleme sürecim, yaşadığım bir kırılmayla giderek ekolojinin alanına yaslanmaya başladı. Pandemide ‘kontrol ve otorite’ sorgulamasının başladığı bir süreçteydim ve şimdiye kadar uyguladığım şeyin yoga olduğuna tam olarak ikna olamadığımı biliyordum. Çoğu zaman bizler, doğru olanı illâki maddi bir belirginlikle teyit etme ihtiyacı içindeyiz (haklıyız da) ama özellikle yoga gibi pratiklerde bu, bizleri manevi doğamızın varlığını da kapsayan daha büyük bir deneyim alanından da uzak düşürüyor gibi.  Ekolojinin en güzel ifadelerinden biri :’’Herhangi bir şeyi tek başına seçmeye çalıştığımızda, onun evrendeki her şeyle bağlı olduğunu anlarız.’’ Bu sadece sözcüklerin sıralanışı ile oluşan bir tanım cümlesi değil, aynı zamanda bedeni gerçekten hissettiğimden beri aynı zamanda tecrübe ettiğim bir his.

Yeni geldiğim algılama noktasında zihin için, kalçanın esnek olup olmadığı, farklı rotasyon açıları ile neyi ne kadar yapabildiği ya da hedef poza adım adım götüren bir sıralama  (sekans oluşturma) cazibesini yitirmişti. Saydıklarımı çok zevkli bulanlarımız da vardır elbette, ancak bende bu bardak taşmıştı ve son haddine gelmişti sanırım. Bedendeki esneme neticesinde fasya dokusundaki çekilmenin yarattığı o kısa dolaşımsal etkilerin sonucunda oluşan anlık hisler yerini, bedenin bölümleri arasındaki ‘ilişkinin’ kalitesine bıraktı. Elbette esnemenin verdiği ferahlık es geçilemez. Bir kediyi ya da köpeği izlerseniz, onun uzun süre hareketsiz bir pozisyonda uyuduktan sonra bedenini uyandırmak için sadece birkaç saniye esnediğini ve esnemeye saatlerini harcamadığını görürüz. Sadece gerektiği kadar ve uygun zamanlarda gün içinde bunu tekrar eder.

Bedenin bölümleri derken eller, kollar, bacaklar, ayaklar ve tüm bu uzuvların omurga ile aralarındaki ilişkinin aksiyon alırken daimi olarak yeniden ayarlanması kastedilir. Kırılma anının yaşandığı yer tam olarak burasıydı. Çünkü her bir parçanın hem yerinde ve memnun hem de rahat olabilmesi için bedensel duyumların devreye girmesi gerekiyordu ve bunun esneklikle bir ilgisi yoktu; hissetmekle ilgisi vardı. Zihin de devredeydi her an olduğu gibi. Ancak zihnin ilgilendiği şey, artık bedenin neler yapabileceği ya da beden parçalarının daha ne kadar esneklik derecesinde ileri gidebileceği gibi bir hedef değil, bedenin her bir parçasının nasıl hissettiğiydi. Yıllar önce yoga araştırmasına başlamamın asıl kaynağına dokunuyordum sanki. Daha önce hep konuşulan, bilinen hatta üzerine tartışılan ama hiç yoga derslerinde uygulamada tecrübe edilmemiş o ‘birlik’ soyut bir rivayetin bedensel boyuta inişi gibiydi.

Bir örnek vermek gerekirse, ayaktasınız ve ayaklarınız kalça mesafesinde açık duruyorsunuz. Ayak parmak köklerini yumuşakça genişlemeye davet ettiğimizde tabanın yüzeyle ilişkisini daha dengeli kılarız. Parmak kökleri ve topuklar arası, iç ve dış kenarlar ve sağ ve sol ayak, gövdemizdeki ağırlık oranı biz hareket ederken değişse bile çok ince yönlendirmelerle daha istikrarlı ve kararlı kalmaya devam eder. Bu stabilizasyon, bacaklara doğru ilerleyerek onların hazır oldukları oranda uzamalarına da destek olurken, tüm fasya ağına bağlı olan kas ve sinir yollarını da beraberinde aktive ederek omurgaya kadar ulaşabilir. Ayaklardan bacaklara doğru ilerleyen bu eylem zinciri, pelvisteki kasların rahatladığı oranda pelvise kadar ulaşabiliyorsa ayaktayken yapılan öne ve arkaya eğilmeleri beden kendi zekasıyla desteklemeye başlar. Yüz üstü, otururken ya da sırt üstü uzanırken de aynı destek sağlanabilir. Destek artık blogdan, kemerden veya herhangi bir dış unsurdan geri çekilerek ‘içsel’ desteğe dönüşmeye başlar.

Tüm bu ilişkiler ağı sayesinde kasları, tek tek ismini bilerek münferit olarak çalıştırmamız gerekmez. Diğer bedensel çalışmalarda daha farklı dinamikler işleyebilir elbette; ama yogada anterior ve posterior tilt’in ne olduğunu bilerek bunu tek bir parçaya uyarlamanız, kanımca kalçalarla olan ilişkinizde ‘kontrol’ yanılgısını beslediğinden incinmeler bu yüzden daha çok olabiliyor yoga stüdyolarında. Çünkü bedenin diğer organik olarak bağlı olduğu bölümlerinden bağımsız bir şekilde sırf pelvisi hedef alan bir ayarlamada, birliğin üstü örtük kalabiliyor.

Kalçalarınızın ya da omurganızın yoga sırasında bir şey ‘yapması’ gerekmiyor sadece ayaklardaki ve bacaklardaki aksiyonlara ‘yanıt verebilmesi’ yeterli oluyor. Bunun için bazı parçalar aksiyon alırken, diğerleri bu aksiyonlara cevap verir bir halde bilinçli olarak hareketten geri çekiliyor. Tam da bu esnada bedenin bazı bölümlerinin olabildiğince iletişime açık kalarak aksiyonun etkilerine cevap verebilmek için hareketten geri çekilmiş bir halde oluşu ‘teslimiyetin’ ne demek olduğunu bedendeki deneyime taşıyor. Burası şimdiye kadar deneyimlediğim yogadan, bir nüans farkıyla ayrılan yerdi. Bedenin tamamı kas eforunu bırakarak gevşek ve hareketsiz bir halde olmuyor( ki bu bazı bedenlerde eklemler için uzun vadede iyi bir yaklaşım olmayabilir), ya da bedenin tamamı, sürekli hareket halinde ama kasılmış ve zamanla savaş/kaç modunu besleyecek tarzda savunmaya dönük (defansif) bir yerde de olmuyor.

Naçizane benim geldiğim noktada aradığım şey şuydu; yoganın anlamı ‘birlik’ ise uygulanışı da ismiyle müsemma prensibini yansıtıyor olmalıydı.

Basitliğin içinde bedenin açığa çıkardığı ve aksiyona göre her an yenilenen duyumları hissederek onlara an içinde daha inceltilmiş yanıtlarla eşlik edemezsek, zihnimiz yine alışıldık dışsallığa ve her şeyi kendi dışında aramaya meyletmeye devam ediyor. Zeminde özümüzde hiç birimizin o birliğin dışında olmadığımız gerçeği bunu içselleştirememenin verdiği ızdıraba dönüşüveriyor.

İçinde bulunduğumuz çağda unutmaya başladık ama yoga özünde manevi bir pratik. Bu pratikte yapmak ve eylemek ile ilgili elimizden gelen tek çaba, doğal zekanın işleyişini bozan alışkanlık örüntülerini pratik boyunca askıya almak ve doğal zekanın sizden en akışkan şekillerde işini yapmasına izin vermek. Kapitalizmin ya da yapay zeka destekli kâr amaçlı şirketlerin ‘kendinin en iyi versiyonu ol!’ motivasyonu bu alanda işe yaramayacaktır. Çünkü yogada bireysel ve diğerlerinden ayrışan benliğinize değil, istisnasız her şeyi kapsayanın kendini sizin organizmanızdan eşsiz bir şekilde  açığa çıkarabilmesine destek sunuyorsunuz. Buna başka bir ifadeyle sanırım ‘Allah’ın dediği olur’ derlerdi.

Beden zihin bütünlüğü diyoruz ama hemen ‘onlar aslında bir’ gibi ezbere bir kanıya varmadan önce bu bütünlüğün her bir parçasını ve işlevini önce ayrı ayrı tanımamız gerekiyor uygulama esnasında. Araştırmamız boyunca zihnimize de ihtiyacımız var. Bedenimiz bir takım duyumlar meydana getiriyor ama bu duyumları doğru bir şekilde okuma süreci zihne ait. Demek ki hem bedenin hem de zihnin kendine özgü doğasını kapsıyor bu araştırma. Aslında unuttuğumuz bir üçüncüsü daha var ki o olmadan ne duyumsadığımızı ve ne düşündüğümüzü tam olarak bilemiyoruz; o da farkındalık olarak kendini açığa vuran, zeminde Bilincin sessiz ve derin doğası.

Koku, ses, tadına varma ve dokunma hepsi farkındalık sayesinde var. Kendimizden kopuk olmamız, orada beden olmaksızın zihnin yargılarına kapıldığımız anlamına gelir. Ve beden, zihin ve farkındalığın hepsinden destek alan araştırmaların en güzel yanı; bizleri bedenlerimize yani gerçekte var olduğumuz yere doğru getirip bu kopukluğu birleştirme yoluna rahatça sevk edişi.

Zihinlerimiz için anlam da çok önemli ve elbette anlamın da geçerli olduğu zamanlar var. Ancak genelde zihnin daha önceki kodlamaları ya da çözme çabaları üzerinden elde edilmiyor bu anlam. Çoğu zaman yoga, terapi süreçleriyle de karıştırılıyor son zamanlarda.  Örnek verecek olursak bedenin sol ve sağ tarafları eril ve dişil prensibi ile kayıtlandıysa, bu bölgelerin kısıtlı olup olmadıkları sadece bu tanımlar üzerinden anlamlandırılma yoluna gidilebiliyor. Belki bu tanımlamalar bir süreçte ve belli bir yöntemi takip ederken  işimize yaramıştır ancak bunu genel geçer bir tavır olarak sürekli canlı olan yoga araştırmamıza dahil edemeyiz. Çünkü yargının olduğu yerde ‘açıklık’ barınamayabilir. Kendimizi daha önceki tanımlamalar üzerinden etiketlemek, zihnimizin bedende an içinde oluşan duyumları net olarak okuyup onlara yanıt verebilme kapasitesinin önünde engel teşkil eder. Yogayı bir araştırmaya değil bir inanca ve tabuya dönüştürür.

Sürekli zihinsel bir faaliyet boyutunda kalarak yüzeydeki ‘anlamı çözme’ ihtiyacı derindeki mânâyı da hapsetmeye başlayabilir. Ancak bedenin eşlik ettiği bir tecrübe anında anlam serbestçe dolaşır; istediği an gelir, belki de bizim hazır olduğumuz kadar bize kendini gösterir ve serbestçe de gider. O anlama tutunmayız ya da kendimizi sürekli onunla tanımlamayız. Mesela ansızın geçmişten gelen bir anı gibi. O anlar daha çok ihtiyaç duyduğumuz şeylerin aydınlatılması gibidir. Ve sadece zihinsel kontrol anlarının değil de bedensel farkındalığın sürece dahil olduğu anlarda anlam, yeniden serbestçe açığa çıkabilir. Bedensel bir araştırmada farkındalık sayesinde hem beden hem de zihin kendi hizalarında ve doğru yerlerinde ise, bu süreçlerde organizmanın ihtiyacından hasıl olarak açığa çıkan anlam, çabayla elde edilmeye çalışılan anlama asla benzemez. Bana öyle geliyor ki tam da o an anlam mânâya dönüşür. Bedensel doğanın eşlik etmediği her süreçte zihin daha kontrolcü olabildiğinden, anlam tutsak edilmeye ve eşsiz olma özelliğinden koparılıp bir şablona indirgenmeye mahkumdur.

Peki bizler somatik olanın yani bedensel olanın nasıl daha çok farkında olabiliriz? Hissetme yoluyla. Biz bunu aslında biliyoruz, çok derinden bir yerden. Çünkü hepimiz bazı anlarda yorgun, aç ve susuz hissediyoruz; tüm bu bedenin derinlerinden gelen duyumları hissetme yeteneğine sahibiz. Ama çoğu zaman o duyumlara cevap vermek yerine onları bastırıp göz ardı edebiliyoruz. Yorgunken yoğun çalışma temposunu sürdürebiliyoruz ya da doyma sinyalini bedene geri gönderdiğinde bile beynimiz, başka ihtiyaçlarımızı göz ardı etmek suretiyle atıştırmaya devam edebiliyoruz. Bizi bedenimizle yeniden bağ kurduracak ve zihnin kontrol isteğinden alıkoyacak olan şey, açlığı, yorgunluğu, üşümeyi vs. hissediyor olmak. Bedendeki duyumlara yeniden yaslanmak.

Hissetme kabiliyetimizin aslında sadece somatik bir kapasite olduğunu düşünebiliriz. Elbette doğru, yani bedenimiz tabi ki devrede; sinir sistemimiz devrede; duyu sinirlerimiz işin içinde. Onlar da dışarıdan bedenimize ulaşan bir takım bilgi parçacıklarını beyne aktarıyorlar. Zihnimiz de bu olan bitene eşlik ediyor ama ne oranda devrede olduğu çok farklı etkenlere bağlı. Kendimize ne söylediğimize, ne bildiğimize ve bedenin açığa çıkardığı duyumları nasıl okuduğumuza bağlı.

Yani konu zihne geldiğinde burası kilit noktası gibi; çünkü zihnin her türlü etki ve yargıdan olabildiğince arınarak olanı olduğu gibi yansıtabilmesi elzem. Ama hissetme kabiliyetimiz aslında, en doğrudan farkındalığın bir dışa vurumu. Bu yüzden yogada zihin, bedeni duyumsamaya açılıyor.

Anlıyoruz ki beden, zihin ve farkındalık arasında deneyimsel bir takım bağlantılar var ve aralarındaki ilişkiyi daha belirgin kılabilmek, onlar hakkında daha fazla bilgi edinmeye değil; daha fazla deneyime dayanıyor. Ve sırf bireysel deneyimimize değil, ilişkide olduğumuz her şeye dayanıyor. Zihnimizin (nefsin) bir problem olmadığını anlamamız gerekiyor bu noktada. Asıl sorun, zihin kendi kısıtlarına kör kaldığında ve kendinden açığa çıkan yargının dokunulmazlığında ortaya çıkabiliyor. Çünkü o zaman bedenin ve dolayısıyla farkındalığın tabiatına da yabancılaşabiliyor ve onları kontrol etmeye ve ketlemeye başlıyor. Bu yüzden hepimizin tekrar bedenleriyle bağ kurabilmek için rehberliğe ihtiyaçları oluyor.

Son altı yıldır beni heyecanlandıran ve bahsettiğim araştırmaları kapsayan bu pratikleri ‘somatik’ adı altında yeni bir isimle yorumlamayı tercih ediyorum. Tüm bu pratikler yoganın özünden de besleniyor. İnsan doğasını ve kendini anlamaya yönelik tutkusu olan herkes beden, zihin ve farkındalık arasındaki ‘ilişkiden’ etkileniyordur eminim. Bu araştırmanın konusu ne sadece beden, ne de sadece zihin. Ancak her ikisi arasındaki ilişkinin mahiyeti bizi farkındalığın ışığı sayesinde manevi doğamıza kadar derinleştirebilir.

Mevlana’nın Mesnevisinde ilk hikâyeyi okuduysanız eğer hatırlarsınız. Girizgâh  ‘Bizim hikâyemizdir.’ diye başlar. Demek ki bu insan olma yolunda olan hepimizi ilgilendiriyor.

Hikâye şöyledir: Bir padişah avlanmak üzere atına biner ve yolda bir kadın görür. Ona aşık olur. Aradığını bulur ama o kadın hastalanır ve padişah bunun üzerine hemen hekimleri çağırır; kadının hastalığına şifa bulmaları için. Hekimler de şifa olmayı hemen kabul eder, kendi acizliklerinin farkında olmayarak. Sonra Rumi, uzun uzadıya gerçek hekimin farkını anlatmaya başlar. Sözde hekimler ‘ Allah dilerse’ ya da inşallah demezler. Yani kesin ‘iyileştiririz ya da iyileştiririm’ derler, istisna kabul etmezler.

Burada Rumi:’ İnşallah’ı anlamına vakıf olmadan, hissetmeden sadece sözle söyleyenleri’ kasteder. Yoksa sözle inşallah demeyen ama varlığıyla inşallahın kendisi olmuşlardan bahsetmediğini belirtir.

Bu eskilerin bir masalı gibi mi duyuluyor sizce? Günümüzde de bir hayli var değil mi bu hekimlerden, şifacılardan; çırak olmadan usta olanlardan. Bunlar tabi ki kadına derman bulamazlar. Padişah yalınayak mescide koşar, mihraba yönelir. Secde yeri padişahın gözyaşlarıyla sırılsıklam olur. Ağlar ve Allah’a  ‘ Ben senin sırrını bilirim, ancak sen yine de onu ortaya dök’ diyerek feryat ederken uykuya dalar. Uykusunda bir pir görünür, padişaha: ‘Ey padişah, müjdeler olsun, yarın sana bir yabancı gelirse onu bizden bil! O usta bir tabiptir, sana geldiğinde onu doğru sözlü bil, güvenilir ve doğru sözlüdür çünkü O’ der.

Padişah uyanır ve kendine sır olarak gösterileni beklemeye başlar. Gölge ortasında bir Güneş gibi olgun biri görünür. Hayali bir şekil gibi, hem var hem yok sanki. Padişah ona doğru yaklaşır. -Sanki ikisi de birbirine *dikişsiz tutturulmuş bir can* gibiydi diye tasvir eder Rumi bu birlikteliği. Padişah tabibe:’ Asıl sevgilim meğerse senmişsin ama dünyada iş işten (sebepler zincirinin etkisi) meydana gelir.’ der.

Padişah ona sarılır, aşk gibi canına çeker onu. ‘Sonunda sabırla bir hazine buldum. Hoş geldin ey seçilmiş, razı olunmuş kişi. Zorluk senin sayende dile gelmeksizin çözülür. Sen kaybolursan genişlik daralır. ‘ diyerek aslında tabibin diğer tabiplerden farkını anlar ve onu hasta cariyenin yanına götürür. Tabip, hastanın tedavilerle daha da kötüleştiğini anlar çünkü diğer tabipler gönül halinden habersizdirler. Gerçek tabip rahatsızlığı görür, gizli olan ona açılır ama padişahtan bunu gizler, ona söylemez. Kadının aşıklık halinden muzdarip olduğunu anlar. Aşıklık hastalığı tüm hastalıklardan farklıdır ve anlatmaya çalışsak bile kalem kırılır diye bahsedilir.

Tabip cariyenin hastalığını iyileştirmek için padişahtan evi boşaltmasını ister. Kimsenin koridorlarda aralarındaki iletişime kulak kabartmasını istemez. Tabip yumuşak ve tatlı bir sesle sorar; arkadaşlarını, şehrini, akrabalarını, yakınlık bağlarını vs. Burada Mevlana, rehbere ihtiyaç olduğunu, eşeğin kuyruğuna batan diken örneğinden anlatır. Eşek tek başına bu dikeni çıkaramaz ve sıçradıkça diken ona daha çok batar. Bu diken çıkaran hekim, ustaydı der, elini koyup yer yer yokluyordu yerini. İlgisini hep nabzının atışında tutuyordu. Neye ilgisi varsa nabzının atışından belli olurdu, bunu biliyordu.

Nihayet kadının Semerkant’ta Gatfer mahallesindeki bir kuyumcudan bahsederken kalbinin atışı değişmeye başlar. Hekim, anlar ve kurtulması için sihir gösterir. Kadına:’ Sevin, yağmur çimene ne yapıyorsa ben de sana onu yapacağım. Ve sakın bu sırrı kimseye söyleme, padişaha bile’ diye onu tembih eder. Çünkü hekim bilir peygamberin sözlerini:’ Sırrını gizleyen, muradına tez zamanda erişir.’

Hekim padişaha durumu biraz çıtlatır:’’ Derdinin devası olan kuyumcuyu ne yapıp edip saraya getirmeliyiz’’ der. Kuyumcunun yanına, onu tam da onun istediği sözlerle kandırabilen birini gönderirler: ‘ Güzel elbiseler, gümüşler senin. Gelince seçkinlerden olacaksın.’ gibi cümleler zaten kuyumcuya yetmiştir.

Hekim cariyenin bu kuyumcu ile evlenmesini ister. Altı ay boyunca sarayda keyiflerini sürerler ve kadın tamamen iyileşir. Hekim bu sıralarda kuyumcu için bir karışım hazırlar. Ve kuyumcu bu karışımla gün geçtikçe kadının önünde erimeye başlar; tüm yakışıklılığı, çekiciliğiyle birlikte. Kadının da gönlü uzaklaşmaya başlar kuyumcudan. Öyle değil midir?  Salt fiziksellik, gençlik ve güzellik bir noktadan sonra bize cazip gelmemeye başlar, hele gerçek bir aşk hastasıysak.

Hekim Allah’ın ilhamı ile kuyumcuyu öldürmüştü. Ama burada da bizden olumsuz zanda (suizan) kalmamamızı ister Rumi. Bu ölüm, ‘kötü gibi görünen’ bir iyilikti. Hızır’dan örnekler getirir burada; hani gemiyi delmişti ve o delişinde yüzlerce doğruluk vardı. Hüner göstermesine rağmen Hızır’ın bu hüneri Musa’nın olumsuz zannı ardında kapalı kalmıştı. Hep arada bunları hatırlatır bizlere.

Bizim ona kan demememizi istiyor Rumi. Ölüm olduysa hele bir hekim elinden, bu kırmızı güldür diyor. Böyle seçkin bir padişah öldürdüğü kişiyi en iyi makama kavuşturur. Lütuf kahırda gizliydi. O, yarım can alır, yüz can bağışlardı.

Hakikaten bu bir ölüm değildir, ölmedi kuyumcu. Eğer tüm bu kişilerin, sahnedeki oyuncuların bizim varlık alanımızın dağılmış birer parçaları olduklarını içselleştirebilirsek. Kuyumcu kim, cariye ne, hekim kim, padişahın temsil ettiği o şey nedir? Bu soruları kendimize sorabilirsek, kendi varlık kitabımızı okumaya başlarız.

Kuyumcu_ zihin

Cariye_ beden

Hekim_ farkındalığın ışığı

Padişah_ Bilinç

Aslında hikaye asıl burada başlıyor. Bizim ölümümüzle değil; bizde hasta olan ve hasta olduğunun farkında olmayan bir taraf var, tıpkı cariyenin durumunda olduğu gibi. Padişaha dair, ona ait bir cariye ama unutmuş ve iplerini kuyumcunun yani zihnin eline bırakmış.

Somatik( bedensel) uyumlanma denilen şey, aslında bu anlamda manevi bir pratik. Zihnin doğasını tanımamız gerekiyor, onu kontrol etmek ve baskı altına almak işe yaramayacaktır, çünkü baskılanan şey daha da güçlenir ve hatta kontrolden çıkarak bizi kendimizle çelişkiye hatta nevroza bile sürükleyebilir.  Hikayede gerçek hekim ne yapar? Kadını kuyumcuyla evlendirir, ve bunda padişahın da rızası vardır. Evlenmek birleşmek demek. Aynı evdeysen her halinle görür tanırsın birbirini. Cariyeye de öyle oldu; o aşk dediği meğerse gerçek aşk değilmiş ama ‘yakınlaşma’ adım atması gereken önemli bir aşamasıymış aşkın. Zihnin doğasını tanıdı cariye yani beden. Eskiden olduğu kadar ona inanmadı, kapılmadı. Etkisi yakınlaşınca azaldı; ölmedi belki kuyumcu ya da zihin, ama aradan çekildi çünkü o da kendi doğasını gördü bedende yani cariyede. Ne yaptı bunun için? Şehir değiştirdi ve onun olduğu saraya geldi, ona yakınlaştı.

Padişah yani Bilinç bile gerçek bir hekime muhtaç aslında; çünkü diğer hekimler kadındaki hastalığı arttırdı. Başka bir sürü yöntem, onu yaklaştırmak yerine uzağa düşürdü. Belki de tüm bu yanlış hekimler ve tanılar da Bilincin bir vasıtası olduklarından, aslında kadını o zamana kadar korurken bir yandan da gelecekte onu bekleyen asıl görevine hazırlıyordu. Açık olan ne kadar da gizli değil mi?  Hekim de Bilincin bir vasıtası olarak ne daha öncesinde ne de daha sonrasında en uygun zamanda ve doğru yerde karşımıza çıkıyor.

Mevlana’nın tüm hikayelerinin hamurunda bu var. Bizler her şeye sevgi duymayı araştırabiliriz, ama bir insanı sevmek imkansızdır neredeyse. Ne diyordu kutsal kitapta:’’ Adem’e secde ettin mi? ‘’Adem’e secde etmeyen kimdi, o topraktan ve çamurdan diye beğenmeyen? Şeytandı. Şeytanın aslı asla kötü değildi, ancak kendini hatırlamıyor, unutmuştu. Burada insanın tabiatını anlamalıyız. İnsanın başka bir insandaki tanrısallığı benimsemesi, kabulü dünyadaki en zor şeymiş. Çünkü kendimizdeki ışığın açığa çıkmasına vesile olabilir,ve biz en fazla bundan korkarız. Belki de ondandır gölgelerimize bu kadar yapışmamız, her travmayı ilmek ilmek anlamaya çalışmamız. Haruki Murakami :’’ Ama öylece oturup sonsuza kadar yaralarımıza bakamayız.’’ derken belki de bunu kastediyordur. Büyümeyi ve ışığa doğru yönelmeyi de göze almalıyız.

Benliğinden az da olsa sıyrılabilen, geçmişteki yaraları anlayan ama onlarla özdeşleşmeyen, başka bir ifadeyle yanmayı ve pişmeyi göze almış demektir.

Rumi hikayeye başlamadan önce belirtiyor mesnevi’de: ‘’Ateştir bu neyin sesi, yel değil.’’ Ney yani hekim, sevgiliden kopup ayrılanın arkadaşıdır ve O perdelerimizi yırtar, yani bizi biraz rahatsız edebilir. Çünkü ney diyor, hem zehirdir hem bir panzehir. Yani mahrem olmayana zehirdir, ama bazısına ise panzehirdir. Demek ki ney, yani gerçek hekim öyle herkese panzehir değilmiş, biz zannediyoruz ki herkese iyi gelmeli o. Hikayede de böyle oldu; kuyumcuya zehiri verdi, cariyeye ise panzehir oldu. Rahatsız olmazsak nasıl altımız üstümüze karışacak ve gerçek aklın mahremi olacağız?

Burada önemli bir nüans var. Mevlana ilime vakıftı ancak Şems ile yani gerçek hekim ile karşılaşmadan önce maşukluk makamını Allah’a ait zannediyordu. Hani senaryolara bile geçen sözü vardır: ’Nereden biliyorsun altının üstünden daha iyi olmadığını? ‘ Bir şeyi saklamak istersen onu en açıkta yere-insan organizması gibi- koyacaksın ki bulunması zor olsun.

Sebepleri kabul etmek istemeyen sebeplerin ardındaki asıl sebebi de göremezdi. Tasavvufa göre –yazının başlarına da geri dönecek olursak-sebepleri var eden O. Bunun için Hak, sebepleri var etmiş ve onları kendisi için perde hâline getirmiştir. Bu sebepler, kendilerine perde olanları Hakk’a ulaştırırken, onları rab edinenleri O’ndan uzaklaştırır. Sebepler kendi mertebelerinde artlarında Hakk’ın bulunduğunu ve kendilerinin de yaratıcılarına bitişik olmadıklarını bildirirler. Sanat, sanatkârını bilmez ama asıl kaynağını bilmeden de kendi kendine yetemez. (müstağni) Çünkü deneyimin beraberinde gelecek her türlü zarar ve faydayı O’ndan alır. Demek ki sebepler ve sonuçlar (müsebbep) arasındaki ilişki kesintisiz bir ilişkidir. Çünkü bu ilişki birinin sebep ötekinin sonuç olmasını koruyan bir ilişkidir. Bu sebepler bütünlük dahilinde sadece kendisinin bildiği bir takım hikmetlerden ötürüdür. Bizler bu sebepleri bir hikmet vardır diye kabul ederiz ama ona da tamamen inanmayız. Hakk’ın her varlıkta ve o varlık içinde vücuda gelen şeyde hususi bir sebebi veya lâtif bir yönü (vechi)  vardır. İşte o varlık bu hususi sebepten bedenlenmiştir. Yüzeydeki sebep, bu lâtif tarafını bilemez. Çünkü varlığı çok lâtiftir.

Kısaca olana bakalım. Beden, zihin ve Bilinç üçgeninde bir de hekim yani rehber bulunur. Hekim bu ilişkinin ayarlarını sadece doğru yerlerine getiren bir aracı vazifesinde. Vazifesi tamamlandığında elbette geri çekilip kaybolacak.

Hekim de O, padişah da O. Hekim eğer hatırlayan bir hekimse padişahı bile uykusundan uyandırabiliyor. Ve bu sebeple padişah asıl ona aşık oluyor bu dünyada. Bu durumu kendinin kendini hatırlayışı olarak isimlendirebiliriz.

İşte bunu akıl kavrayamıyor ne zaman ki akıl kontrolü kendi zamanında bırakabiliyor işte o zaman belki de bedende bilince bir portal açılıyor. Zihin de güvendikçe ve geri çekilip yerine yerleşmekten keyif aldıkça; kendini bedenin uçsuz bucaksız alanına bıraktıkça Bilinç, organizmadan kendini zahmetsizce gösterebilir hale geliyor. Tüm dünyadaki hikâye senin hikâyen ve senin hikâyen tüm dünyanın hikâyesi oluyor, ikisini ayıramıyoruz. Kendi varlığında duyumsayabilene ismi bile fazlalık gibi gelebilir ama bu deneyimin vücut bulmuş hâline tevhid deniyor.

Godfrey’e minnetle…