bag-b.jpg

BAĞ

Çocukken denizle yakın bir ilişki kuramadım. Denizi pek göremeyen ya da karşıdan görse bile içine giremeyen birinin sudan korkması oldukça normaldir. Ancak sonraları bu korku, hayatın karşıma çıkardığı bazı tecrübelerle birlikte yumuşadı; üstelik çok yavaş ve yumuşak bir ritimde.

Eşimin çalışma koşulları, kısa süreçlerde de olsa konteyner gemilerinde rahatça dalgalarda kendimi uykuya bırakırken, dişimi fırçalarken, yemek yerken bulmama neden olmuştu. Gemiden indiğim bir zaman denize ilk girdiğim halimi hatırlıyorum; sırt üstü kendimi bırakıp ilk defa ayaklarımın yerden uzaklaşmasının hafifliğini yaşamıştım. O kadar uzun bir süredir denizin üstündeydim ki, suyun kaldırma kuvvetini mantıksal olarak bilmek değil, taşındığımı ve desteklendiğimi deneyimlemek kendimi suya bırakabilmemi sağlamıştı sanırım.  Birkaç iyi niyetli insan ile birlikte denize girdiğimizde yüzmeye dair teknikler öğretmek istediklerinde nazikçe onları geri çevirmek istedim. Çünkü hatırlamanın sonucunda keyfini yavaş yavaş çıkardığım bir ilişkiyle arama teknik bilgiler girsin istemedim; denizle ilişkim her yaz, gün geçtikçe daha yakın bir hale geliyor ve ben bunun tadını çıkarıyorum.

Yıllar önce yogayla kurduğum ilk ilişki de böyleydi. Sadece basit yoga pozlarını ve nefesle akan selamlama serilerini, bedensel hisleri referans alarak uygulamaktan keyif duyuyordum. Çok sonraları yoganın biraz Türkiye’deki gidişatının ritmine uyarak biraz telaşla yoğun anatomi eğitimlerine de merak sardım. Beden biyomekaniğini ve anatomiyi öğrenmek hoşuma gitmişti. Ancak bedeni biraz daha mekanik ve hissiz bir boyutta duyumsamaya başlamıştım. Her ne kadar aldığım bu eğitimler, alandaki insanların bedenlerindeki detayları görme ve bedenleri bazı şekilleri alırken o şekilleri bedenlerine uygun entegre etme kabiliyetimi geliştirmiş olsa da. Böylece on iki yıl boyunca bolca kendi uygulamamı yapıp ders vermeye devam ettim kendi ev stüdyomda. Hep Çanakkale’de yaşadığım için büyük şehrin bu yöndeki rekabetinden uzaktaydım ve kendi iyi hissettiğim ritimde devam ediyordum. Ta ki 2020’de temel yoga hocalık eğitimini verinceye kadar. Süreç heyecanlı ve harika giderken pandemiye yakalandık ama yine de eğitimi sonlandırabildik. Eğitim sırasında teknik konulara çok daldığımı hissederken yogada anatomiye çok fazla yer ayırmanın yetersizliği ile yüzleşmiştim. Bir şeyler eksik gibiydi; hem de çok sezgisel ve içgüdüsel yetiler, sanki sürekli yeni bir şeyler öğrenme telaşının hengamesine kurban ediliyor gibiydi.

Süreç hissel değil, mantıksal ve mekanik bir hal almıştı. Ben yine uluslararası sertifikanın yetkinliği gibi konuları sorgular bir haldeyken kendimce bu şekilde yoga öğretmek istemediğimi fark ediyordum. Tıpkı denizle ilişkim gibi; daha yavaş, daha telaşsız ve kendi hızında bir etkileşim doyurucu gelmeye başlamıştı ve şu anda da yogaya ilk başladığım yıllardaki gibi hissediyorum. Başlangıca geri döndüm ama bu sefer onunla daha derin ve yakın bir ilişkim var.

Tesadüf müdür bilmem, telefonla beni arayan bir beyin cerrahı da o sıralar aynı ihtiyaçları dile getirmişti. Bütünlüğü aradığını ifade ederken aynı zamanda yogada bunu nasıl bedenleyeceğimizi sorgulayan biriydi. Uzun bir dönem birlikte çalışarak araştırmıştık.

’’Beyin nedir, sorusunu çok sık sorageldim. Giderek beyinin aslında bir organ olmadığına karar verdim. Beyin aslında tüm vücudumuzdur, henüz tam bilmiyoruz ama belki daha fazlası. Beyini kapalı bir kutuda(kafatası) yapayalnız duran bir organmış gibi algılıyoruz. Aslında uzantıları(sinirler, el, kol bacaklar, yürek, karaciğer ... ve hisler, düşünceler, duygular vesaire) ile bir bütündür ve işte beyinin ta kendisidir bu bütün. Bu bakış açısıyla düşünmek bile bana heyecan veriyor ve yoga da söz konusu bütüne varma, sadece tanım olarak aşina olmak değil, hissetmek, algılamak, yapmak, dağınık gibi duran parçaları birleştirmek gibi bir yol benim için.

Tabii bir de bizim dışımızdaki evren var. Aslında bir şeye(canlı veya cansız eşya) mekanca yakın olduğumuz, hatta ona dokunduğumuz anda dahi onunla aynı zamanı yaşamıyoruz. Ses hızı, ışık hızı, sinir ileti hızı varsa bu önerme doğru. İşittiğimizde, gördüğümüzde, dokunduğumuzda olanlar aslında çoktan olup bitmiş şeyler. Bu korkunç bir yalnızlık aslında ve yoga bunu aşmanın yollarından biri gibi geliyor bana.’’

Bu ‘korkunç yalnızlığı’ ben de hissediyordum. Yazısında  aynı zamanda bağ kurmaktan ve yakınlıktan bahsediyordu. Bu yakınlığın içinde özellikle de bedenle ilişkimiz içinde anatomi terminolojisine hakim olmanın bizi hala zihinlerimizde tuttuğunu hissediyordum. Burada anatomik yaklaşımın kendisinde hiçbir sorun yok; hatta yoga rehberleri olarak bilmemiz çok destekleyici olabilir. Ama eğer biz zihinlerimiz nedeniyle her zaman tek taraflı bir bakış geliştirmeye meyilliysek onunla olan ilişkimizde bir sorun olabilir.

‘Bedenin bilgeliğini dinlemek’ yoga ve ruhsallıkla ilgilenenlerin duyduğu bir kavramdır, ama nihayetinde sadece bir kavram. Deneyimlemek ise daha başka bir sürece işaret eder. Bedendeki bütünlük, Godfrey Devereux’un dediği gibi doğadaki bütünlük prensipleri ile aynı. Bir çiçek nasıl kökleniyorsa, uzamak zorundaysa ve böylece genişleyip açılıyorsa aynı bütünlük prensipleri insan organizmasında da mevcut, sadece biraz daha komplike haliyle. Çiçekte, kedide, köpekte ve porsukda da.

Bedenin hiçbir parçasının birbirinden ayrı olmadığını, her şeyin birbirine bağlı olduğunu deneyimleyebiliriz; üstelik hiçbir anatomi bilgisine sahip olmadan. Tıpkı bir gül fidanının basit ama bütün doğasında olduğu gibi. Eller ve ayaklar bedenin en uç uzuvları olduğundan onları gözden çıkarmak oldukça olası. Eller ve ayaklar uyandırılır; kollar ve bacaklar canlandırılır; uzatılarak, genişleyerek. Bitkilerde ve hayvanlarda olduğu gibi. Genişletilebilecek ne varsa genişletilir, uzatılabilecek her şey uzatılır ki daha hafif ve belirsiz bir duyum olan yumuşaklık açığa çıkabilsin. Tekrarlar sayesinde eylemlerimizi devamlı inceltme, eklemlerimizi de daha hallerinden memnun hale getirme gibi bir şansımız vardır. Burada bir zorluk baş gösterebilir; o da sıkışıklık ve gerginlik ile yüz yüze gelinen anlarda nasıl bir hal içinde olduğumuz. Yeterince rahat, ya da zannettiğimiz kadar gevşemiş olmadığımız gerçeği ile devamlı karşılaşırız.  Ancak bu karşılaşmaların kendisi (eğer yaşamaya izin verirsek) gevşemeyi, rahatlamayı, teslimiyeti getirecek olan emarelerdir. Sıkışıklık ve gerginliğin organizmada tam olarak nasıl hissedildiğini duyumsamaya müsaade etmezsek içsel rahatlama bir tecrübe olarak açığa çıkamaz; sadece rahat olduğumuzu zannedebiliriz ya da düşünebiliriz. Tıpkı diğer kavramlara el sürmeden onları sadece düşündüğümüz gibi. Gerçekte ise çok farklı bir şey deneyimliyoruzdur. Samimiyetin işte tam olarak bunu ifade ettiğini hissediyorum. Kendi gerçeğimizle yakın olmak zorlayıcı ama aynı zamanda meyvesinin dayanıklılık olduğu bir sürecin parçalarıdır.

Doğada da her şeyin birbirine bağlı olduğunu biliyoruz ama bunu aracısız kendi mevcudiyet alanında deneyimlemek hayatın daha ilkel, sezgisel ve içgüdüsel tarafıyla bizi yaklaştırıyor. Birliği kelimelere dökemesek bile, bir canlıyla nasıl ortak duygular taşıdığımızı hissetmek, bizi insan olmanın daha incelikli kısımlarıyla tanıştırabilir. Sadece bedendeki duyumları çok açık şekilde hissedip buna yanıt verdiğimizde birbirinin karşıtı tanımlamalar bile bir kavram olarak düşmeye başlıyor. Çünkü bedenin zıtlıklarla dolu olduğunu tecrübeden biliyoruz.

O yüzden yoganın beden ve zihin vasıtasıyla bilince açılan çok sezgisel bir alan olduğundan eminim, ama duyumlarımız zanlarımızla bulanmadığı sürece. Belki de eskilerin dediği ‘ beden kayıtlarından kurtulmak’  bedeni değersizleştirmek demek değil de, zanla bulanmadığından emin olana kadar duyumların bize çok açık ve net olarak ifade ettiği dili çarpıtmadan duymak ve işte o zaman duyum ötesine geçiş demektir. Ve ancak o zaman belki bedenden özgürleşmek ya da beden kayıtlarından kurtulmak mümkündür. Çünkü yogada hiçbir zaman konu tek başına beden değil, hiçbir zaman da öyle olmadı. Yoga, beden zihinden özgürleşme ve hiçbir şeyin sana veremeyeceği ve hiç kimsenin senden alamayacağı benlikle temastır. Elbette bunun birçok farklı yolu var; kendi kullandığım aletlerden biri olarak ‘bedenlenme’ yöntemi ile işaret etmek istediğim şey bu. Tabi işaretin bile hiçbir zaman işaret edilen o yerin kendisi olmadığını hatırlamakta fayda var. Bu yüzden matın üzerinde pratiğe devam ediyoruz.

Hiçbir zaman yoga, bana komplike bazı şekiller almak gibi görünmedi. Velev ki bu şekilleri alabiliyoruz, bu bizim gerçekten yoga uygulaması içinde olduğumuzu gösterebilir mi? Eğitim sırasında kendim de araştırdığım bir konu olduğu için hep soruyordum: ‘ Bir balerin ya da jimnastikçi yoga derslerimize gelse sizce tüm bu asanaları yapabilir mi?’  Elbette yapabilirler, peki ya yoga, yapabilmek ile ilgili değil de, bir keyif mertebesi olan ‘olma’ hali ile ilgili ise?

Çok çeşitli poz sekans bilgisine sahip olabiliriz, anatomi de bilebiliriz ki bunlar güzel ve oldukça eğlenceli ancak bir balerine ve jimnastikçiye ne vereceğiz, onların elindekinden daha farklı olan? Mesela basit bir akışın içindeyken bile onu, kendi nefesiyle yakınlığa davet edebiliriz. Bu yakınlık, bilinç dışı şekillerde bile olsa nefesin akışına ne kadar ket vurduğumuzu aynalayabilir. Kısaca insanları basitliğin içinde tutarken kendileriyle olan ilişkisini derinleştirmeye vesile oluruz. Bu bir geçmişten kalan travmayı çözümleme ya da psikolojik bir seans ile karıştırılmamalıdır. Elbette zihnin güvende hissettiği bazı anlarda bedene kendini bırakması neticesinde bazı anılar, görseller hatıra gelebilir, ama onlara zihinsel manalar yüklemeyiz. Sadece gelir ve giderler. Belki de zihinsel kontrolden ileri gelmeyen o görme anının kendisi bazı travmatik tortuları çözündürebilir. Her halükarda zihin için bedende açığa çıkanlar, düşüncelerin kisvesinden daha cezbedici hale gelir artık.

Tüm bu deneyimler beyin cerrahının yogadan beklentilerini karşılayabilir; bir balerinin, jimnastikçinin de.  Bir beyin cerrahından daha fazla zihinsel olamam, bir balerinden de daha esnek (eğer genetik bir zeminim yoksa) ama bir yoga rehberi olarak zihni bedene davet etme yönünde alan açabilirim. Bunun aslında anatomi bilgisine, ruhsal bilgilere sahip olmakla ya da esnek olmakla pek ilgisi yok.

Sufiler kamil (bütün) insan ve nakıs (unutkan) insan arasındaki farkı, asıl vatanından ayrılığın farkında oluştaki derece farkına bağlar. Sadece unutmak ve hatırlamak arasındaki o ince fark, başka bir şey yok. Mevlana :’ İştiyak derdini derinlemesine açabilmek için ayrılık ızdırabından şerha şerha olmuş bir kalp isterim.’ ondan diyor.

Bir rehbere ihtiyaç, yaşantımızdaki evrede bahsedilen kademedeysek ve bu özleme batmış bir haldeyken  açığa çıkabilir, daha öncesinde değil! Eğer ızdırap açığa çıkmadıysa bu anlamda rehber arayışı da, yapılması gerekenler listesindeki bir zorunluluğun yapay bir yanıtı oluyor ve onla karşılaşsak bile onu görmüyoruz, duymuyoruz. Ve guru ve mürşid gibi bazı isimler de sadece içi boşaltılmış bir şekilde gereksizmiş gibi duyuluyor. Hayatımızda doğru zamanda ve gerçek bir ihtiyaçtan açığa çıkan hiç bir şey yapay olamaz. Hayatımızdaki tüm kavramlar böyledir; aşk, arkadaşlık, sevgi, dostluk vs. Gerçekten bedenlemeye ihtiyaç duyarız hayattaki her şeyi; yoksa kavramlar sanki kendileri gerçekmiş gibi bizi pençelerine almaya ve yönetmeye başlarlar. Halbuki bu kavramları gerçekten yaşamaya ihtiyaç vardır; ve yaşamak çok büyük bir cesaret ister hepimiz için. Gerçeğini daha kendimiz deneyimlemeden, bize sunulan hazır programlarla ilerlediğimizde ve bir gün yine ihtiyaçtan hasıl olacak şekilde gerçeğini yaşamaya başladığımızda ilk zamanlar feci tökezlediğimizi hissedebiliriz ‘’İyi de bu bana anlatılan gibi değilmiş’’ Burası sorgulamaya başlamak için çok uygun bir zemindir. Tüm kavramların tanımının yaşantımızda sarsılmaya başladığı yer.

Şempanzelerle onca yıl süren araştırmalar yapan Jane Goodall da bilim ve din konusundaki açık fikirliliğini özel bilimsel eğitim almadan sahaya başlamasına bağlar. Antropolog Louis Leakey tarafından Gombe’deki primatları incelemek üzere işe alınmıştı çünkü Leakey, araştırmacıların ‘’çoğu etnoloğun indirgemeci düşünceleri karşısında tarafsız olmasını’’ istiyordu.

Zekanın gerçekte ne olabileceğine dair sezgilerine güvendiler. Gerçek zekanın yani her yerde ve her şey arasında var olan zekanın farkına bu şekilde varabiliriz. Tasvir ederek, tanımlayarak, bölerek, indirgeyerek, yalıtarak ve olumsuzlayarak değil; inşa ederek, gözlemleyerek, ilişkilendirerek ve her şeyden önemlisi hissederek. Dünyada iş başında olduğunu algıladığımız zeka, bir dizi soyut kavramdan, laboratuvar koşullarında ayırabileceğimiz ve test edeceğimiz öz farkındalık, duygusal anlayış, yaratıcılık, problem çözme ve planlama dizisinden oluşmaz. Bunlar daha sınırsız bir fenomenin basitçe indirgemeci yorumlarıdır.  Aksine zeka, tüm bu niteliklerin az çok daha büyük bir şey olarak tezahür eden, yalnızca belli bir zamanda tanıyabileceğimiz, ancak dünyanın her hareketine, her jestine her etkileşimine içkin olan bir akış hatta taşkınlıktır.

Bu demektir ki hala dünyaya heyecanla bakmamızı mümkün kılan bir dolu şey var. Dostluk, gerçek, doğa,  vs tüm kavramların bizim tarafımızdan yeniden bedenlenmeye yani içlerinin sırf bize özgü ve eşsiz yaşantıyla doldurulmasına ve kavram bardağından taşmasına ihtiyaçları var.