ben OL DA BİL.
Organizmanın kısıtlarını anlamanın ve buna saygı duymanın yollarından biri de, o organizmaya ait ve onu bir arada tutmayı bizim onun işleyişine dahil olma gereği duymaksızın kendine ait zekasıyla sürdüren yapılardan haberdar olmamızdır; mesela sinir sistemi gibi.
Unutmamamız gerekir ki sinir sistemi bunlardan sadece biri; tıpkı solunum, dolaşım, sindirim vb. gibi ve beyin de istisnasız hepsiyle her zaman, her an bağlantıda. İster istemez bazen bu bütüncül organizmanın sadece bir bölümünü oldukça ayrıntılı incelemeye daldığımızda hayran kalıp, ona hepsinden daha çok önem atfetmek kaçınılmaz olabiliyor. Sanki işleyiş bir sistemin hakimiyeti altındaymış gibi.
Tüm bunlara rağmen bazen habituasyon diye bir şeyin varlığından haberdar olmak iyidir. İsmi eğer çevrenize karizmatik ve bilgili görünmek istiyorsanız önemli; ama belki de asıl işlevinden haberdar olmak adını bilmiyorsanız bile onu kendi yaşamınızda an be an uygun bir bağlama yerleştirmek için yeterli olacaktır. Bir sinir hücresi, sürekli tekrarlı bir şekilde uyaran aldığında hassasiyetini kaybeder, artık uyarılmamaya başlar. Elbette uyarıcı hala uyarmaya devam ediyordur ama hücreden cevap gelmez. Yukarıdaki kavramın açılımı budur, yani aynı uyarıcı ile defalarca karşılaştığımızda ona karşı duyarsızlaşırız. Yogayı bir pratik olarak deneyimlemeye başladığımız ilk zamanlarda bazılarımız bedeninde bir anda ağrıların peyda olduğunu duyumsamıştır. Çünkü derinlerde kalan ağrılar farkındalığın varlığı sayesinde yüzeye geldiğinde o bölge tepkisizlik sarmalından çıkar. Bu yüzden yoga bazen gizli ağrıları açığa çıkarabilir.
Çevremizle ve kültürümüzle ilişkimizde de bazen durum böyledir. Hep bizde olmayan, hep daha uzakta, erişilmez olan değerlidir. Kendi yaşamımıza, maddi manevi kısıtlarımıza ve tüm bu bizi oluşturan şeylerle hayatta tam olarak nerede olduğumuza dair hassasiyetimizi kaybederiz. Çünkü belki de çok uyaran aldık, o uyarıcıyı sürekli kendini tekrar eden bir halde çok duyduk ve bunun tam tersi de olabilir tabi ki. Mesela bu sürekli kendini tekrar eden yapılara duyarsızlaşmamızın bir neticesi de kendi topraklarımızda ya da bize yakın coğrafyalarda kültürümüzü etkileyenleri tanıyamaz ya da duyamaz oluşumuz. Onlar kendi topraklarından köklenir ve besin alırlar. Sadi-i Şirazi, Yunus Emre, Halil Cibran, Muhyiddin İbnü’l Arabi, Şeyh Galip ya da Mevlana’yı elinize alıp sonuna kadar okuyabildiniz mi? Özellikle de beden-zihin-ruh birliğini araştıran bir yoga eğitmeniyseniz Bhagavat Gita ve yoga sutralar kadar aynı topraklardan beslendiğin ataların(velilerin) bakışları da bir o kadar önemli olabilir.
Eckhart Tolle ya da Osho (kitap yazmasa bile) okumuşuzdur. Tabi onların daha modern, daha anlaşılabilir diller kullandıklarını ve bu yüzden onları okumayı tercih ettiğimizi söyleyebiliriz. Türkiye’de yetişen değerli bilim insanlarından Türker Kılıç şunu diyor: ‘’ Bilimin vatanı elbette dünyadır ama evrensel olmadan yerel olmak sadece şovenlik (bağnaz ulusçuluk) anlamına geliyor. Evrensel olamadan sadece yerelde kalmak, içinde yetiştiğiniz coğrafyaya tutkuyla bağlanmak maalesef bazen yarardan daha fazla zarar da içerebilir. Ve bunun tam tersi de aynı şekilde ki öğrencilerimde bunu görüyorum. Kendilerini bu fikir coğrafyasının bir ferdi olamadan bir an önce yurt dışındaki bir kurumun parçası olma isteği içinde görüyorum.’’
Kendimizi tanımadan hemen dışarıya açılma arzusunun ve ‘tüm manevi yollar nasıl olsa bir ‘ diye kabul görmüş bir tekrarı ya da etiketi yankılamaya devam etmenin insanın derin köklerle bağlı olduğu manevi damarı da hasara uğrattığını hissediyorum. Onları biraz tanıyınca ‘silsilenin’ ne kadar değerli olduğunu anlarız. Senden önceki, onun bir öncesi, ondan da önce olan vs… uzayıp gider sonsuzluğa kadar. Bu yüzden bizim atalar: ’Hangi bağın gülüsün?’ diye sorabilirler; bir anda kendi kendine toprakta desteklenmeden açmış olma zannının gururuna ve kibrine ayılabilesin diye. Çünkü hiçbir çiçek, hiçbir ağaç, hiçbir canlı diğeri (Güneş, su, toprak, rüzgar vs.) olmaksızın yaşam bulamaz. Her şey öncekine, onun da öncesine kadar uzanır, ta ki o sınırlanamayan, derin ve sonsuz olan ana kaynağa varıncaya dek. Buna müsebbibu’l esbab derler; tüm sebepler zincirini kapsayan asli sebep, sebeplerin sebebi. Sebeplerin asıl sebebi demek istiyor ki ‘ben’i tanımak için birçok farklı ilimde, birçok farklı surette adım adım yol almalısın. Tüm bu suretler, ilimler, düşünceler, algılayış ve kavrayışlar, şimdiye kadar dünyaya gelmiş her canlıdan açığa çıkan tabiat her ne kadar bana ait olsalar da benim tamamım değiller, ama tamamım da her bir zerreye dağılmış bir halde. Dolayısıyla bu soru (hangi bağın gülüsün?) bir fark içeriyormuş gibi görünse de bu ayrım negatif değildir; kaynağına kavuşan, onda eriyen hangi bağ yıkıcı olabilir ki? Şah Hatayi’nin :’’ Arif isen bir gün seni seslerler, bülbül deyü gülistanda beslerler, bir gün seni rahberinden isterler, kimin izni ile girdin yola sen’’ deyişi gibi. Aynı zamanda bu soruya daha dikkatli ve derin bakmaya başlarsak bunun tam tersini yani kapsayıcılığı, destekleniyor olmayı da içerdiğini fark ederiz. Böylece atalar sayesinde anlamaya vakıf olduğumuz bir manevi dili biraz da olsa çözmeye ve de geliştirmeye başlarız. Ve burada ‘fark’ın bile mertebesi ve derecesi olduğunu görürüz.
İşte 13. Yy’da Konya sokaklarında dolaşan derviş de bu ikinci farkı sezmeye hazır birine gelmişti; bu dervişin ne parası ne de akademik kariyeri vardı ancak çevresinde saygı duyulan biriydi. Mevlana’yla ilk diyaloğunun bir soru cümlesi içerdiğini biliyoruz.‘ O mu, bu mu?’ gibi bir tercih içermeyen, oldukça kapsayıcı ve eşyanın tabiatını ( hem asli tabiatı hem de şu anki kapsama kapasitesi, sıfatı ile birlikte) doğru değerlendirip doğru okuyan, hak yemeyen ve her şeyi yerine oturtan tarzdan. Soru şuydu :’’ Bayezid-i Bistami mi daha büyüktür, yoksa Hz Muhammed mi? ‘’ Mevlana cevabı o anda vermiş gibi görünse de kim bilir daha öncesinde yaşamında ilmek ilmek örülen hangi şartlar, hangi koşullar onu bu cevabı vermeye itmişti. Öyle bir cevap olmalıydı ki ne Bayezid-i Bistami ne de Hz Muhammed’in ruhu incinmeliydi. Onların şu an fiziksel varlıkları olmasa bile Mevlana, onları fiziksel koşullarından münezzeh Bilincin kendini dereceyle ifade edebildiği yansımalar olarak görüyor ve hissediyordu, temelde asıl doğaları aynı ve parçalanmamış olan. Bu yüzden cevabı:’’ Bistami, olgun bir velidir ancak kendine verilen ilimle yetinmiştir. Hz Muhammed’in kabı ise Bilinç okyanusunda kırıldığından duyumsadıkları ne kadar derin olursa olsun bunlarla asla yetinmemiştir. Bu yüzden susuzluğu bittiğinde bile yeniden içmek istiyordu. Hiç bir zaman ‘burası kafidir’ demiyordu.
Sorulan soru dereceye yönelikti, yani fark’a. Hakikat derinliğinin başladığı yerde de varlığın bazı dereceleri vardır, bu dereceler başka yaklaşımlarda farklı isimler almış olsalar da aşağı yukarı benzer anlamlar ihtiva eder. Derinlik seviyesinin her bir noktası okyanusa aittir, onun dışında, haricinde bir şey değildir ancak dipteki seviyelere inmek için belli rahatlık alıştırmaları gerekir sadece. Bu derinliğin bir noktasında Cem ül cem makamı vardır. Cem, bir aradalık demektir, yani birlik. Ama burada iki tane ‘cem’ kelimesi geçer, ikiye katlanmış bir cem. Birliğin iki farklı algı boyutunu sadece bilen değil aynı zamanda deneyimleyen, içselleştirmiş bir organizmanın içine girebileceği bir derinlik seviyesidir burası. Birlik, makrodan mikroya varıncaya kadar hiçbir şeyin, hiç kimsenin o birlikten zaten ayrılamaz oluşu, ona muhtaç ve bağlı oluşuyla tanımlanır. Bu yüzden birlik, organik bir bütün olup her ne kadar bölünemez ise de eşyanın tabiatı yani koşullanması gereği ( hepimiz bir ülkeye, bir aileye, bir dilin içine doğduk ve tabiatımızın aslı bu etkilerle donandı, giyindi; derken tüm bu dış giysilerle özdeşleştik ve her gün biraz daha fazla ) tüm eylemleri, düşünceleri, hisleri şahsi özdeşleşmeye maruz kaldığından birbirinden kopuk ve bağımsızmış gibi görünebilir. Buna Hint manevi literatüründe ‘karma’ diyorlar. Ve belki de bu yüzden insanın kendi doğasına özgü paradoksal gerçekliğinin eliyle meydana getirdiği eylemlerden, duygu ve düşüncelerden suçlu hissetmemesi, azap çekmemesi mümkün değil. Mesela şu an bu yazıyı okuyan biri olarak siz de ben de bu alana dahiliz, çünkü yaşam serüveninin içindeyiz. Bu yüzden teslimiyet yanlış anlaşılabiliyor; sanki insan bu haldeyse hiç kızmayacak, hiç küsmeyecek hiç incitmeyecekmiş gibi gelebiliyor. Oysaki teslimiyet, yüreğin, benliğin ağırlığından azat oluşuyla birlikte gelen bir hafifleme, ferahlama tecrübesi sadece; eylemden kaçış ve atalet hali değil. Eylemler, düşünceler ve hisler her an mevcudiyetini korurken ve değişirken aralarından yürek hafifliği ile geçebilmek.
Bazılarımız peygamberlerin bile mecbur bırakıldığı anları duymak istemiyor diyelim; o zaman kutsalı kurcalamayıp dünyanın en eski hikayelerinden Mahabharata destanının bir bölümü olan Bhagavad Gita’ya çevirelim yönümüzü. Dünyanın en iyi eğitimlerini almış, çok kudretli bir prens bile kuzenlerini öldürmek durumunda kalmıştı. Kim tarafından, ne tarafından? Allah diyemeyen yaşam ve belki de kainat diyebilir, işte onun tarafından. Her halukarda hepimizin toplamından bile daha büyük bir şey tarafından.
Eşyanın şahsi özdeşleşmeye maruz kalmış tabiatını bir şekilde göremiyorsak, olan biten her şeyden kopuk hissediyorsak, bu dantelin motifleri çok sıkı iplerle birbirine bağlıysa ve bu yüzden henüz bir kalp hafifliği açığa çıkmadıysa ’ fark-ı evvel’ (ilk fark) denilen farkın ilk derecesi daha yoğun ve baskın bir kıvamdadır hayatımızda. İkilik yani dualitenin hakimiyeti iyi ve kötüyü birbirine düşman edebilir; aynı şekilde sen ve ben, karanlık ve aydınlık, güzel ve çirkin ikileminin de ta içine düşeriz.
Cem’ül Cem yani ikiye katlanan birlik(iki kere birlik) ikinci fark yani fark’ı sani mevhumunu da kapsamaktadır. Ancak bu fark ilk farka göre çok daha içsel, şeffaf ve damaklarda tad bırakan enfes bir yemek gibidir. Düşünsenize aşure yapıyorsunuz; tahılları, çeşitli bakliyatların hepsini içine katarak meyvelerle donattınız aşurenizi ama içinde şeker yok.
Bir gün iki dostun biri diğerine :’ Sana bundan sonra şeker diye hitap edeceğim. Senin adın şeker.’ demiş. Neden diye sorunca diğer dost :’’ Şeker tadını dışarıdan almaz, kendi içinden kaynaklanır ondaki şekerlik sıfatı.’ demiş. Sanırım bunu ona hep pozitif davrandığı için söylememiştir. Tam tersine her durumda açığa çıkanın hem koşullanmış tabiatını hem de onun altındaki daha derin ve asıl tabiatını görmesi ve ona göstermesi nedeniyle bunu ona söylemiştir. Ben buna Sezar’ın hakkını Sezar’a vermek diyorum. Biliyor olabilirsiniz bu söz İsa’ya ait. Ferisiler İsa’nın peygamber olup olmadığını anlamak için onu bir sınava tabi tutmuşlardı. Ona :’’ Sence Sezar’a vergi vermek kutsala uygun mu?’’ diye sordular. İsa bir para istedi onlardan ve ‘’Bu yazı ve resim eğer Sezar’a aitse Sezar’ın hakkını Sezar’a, tanrının hakkını tanrıya verin.’’ dedi. Çünkü ‘birliği’ hissetmek bazen o birin vücuda getirdiği sınırlılığı, kapsama alanını da görmeye istekli olmaktır, rıza göstermektir.
Her ne kadar kendimiz insanlığın en derin yerini tecrübe etsek bile her şeyi bilmeye çabaladığımızda değil, bilmemeyi tercih ettiğimiz ve bazı şeyleri dışarda bırakmak istediğimiz her an ( dışarıda bırakmak istenileni de bütünlük destekliyor) alameti farikamız açığa çıkıyor. Pergamon’da İsis tapınağı vardır onun gibi görkemin hissedilmeye başlıyor demektir. Düşünsenize sadece İsis’e adanan, onun heykelinin olduğu, tuğla duvarlı bir tapınak. Aynı anda hem Seth’e hem de Osiris’e adanmış değildi ve merkezinde sadece onun büstü vardı.
En sevdiği dostuna ‘Sen şeker gibisin’ diye hitap edenin kalbinin merkezinde olanı anlayabiliyor muyuz? O yüzden kimsenin kalbindeki putu kıramayız ve dışarıdaki putları da kıramayız. Gerçekten karşılıksız ve koşulsuz sevebildiysek -ki bu bilincin incelikli sıfatlarından ve özelliklerinden biri (tasavvuftaki karşılığı Allah’ın sıfat-ı zatiyesine ait özellikler) Mevlana’nın Şems’i nasıl sevdiğini tahayyülle anlayabileceğimizi sanmıyorum. İnsanoğlunun koşullu sevgisinin çok derinlerinde kalmış yabanıl bir duygu bu. Hiçbir koşul bu yabanıllığa vücut bulduramaz ama elbette onun sadece bir kısmını kapsayabilir; tıpkı annenin çocuğa, çocuğun anneye sevgisi, vatana, millete olanı gibi.
Şems :’ Ben öyle birini arıyorum ki, onun benliğini kendimde görmeyeyim, kendi benliğimi onda göreyim. Böylece kendi sırrımı yine kendime anlatmış olurum.’
Zaten Mevlana fark’ı sani’yi yani ikinci farkı ifade etmişti:’ Benim aşık olduğumu herkes anladı ama kime aşık olduğumu hiç kimse anlayamadı.’ Sordular: Ruha mı? –Hayır. Suretine mi? –Hayır. O zaman Allah’a –Hayır.
Nasıl bileceğiz?
-‘ben’ ol da bil!’ diyebildi.
Aynı zamanda bu cevap çok cesur bir daveti içeriyordu. Çoğunluğu (hatta şahsi özdeşleşmenin tesirinde olan benliğini bile şahsiliğinin gayrılığına kurban ederek) dışarıda bırakmayı göze alıp sadece ‘tek’e cezb olunan.