Arif'in Tadı
Her şey oldukça göreceli, biliyorum. Yine de bazı zamanlarda yazmaya ve konuşmaya devam etmek iyi hissettiriyor. Tabi ki arzu edilen şey, sırf sözle meydana gelmez, çok çalışmamız gerekir hangi yoldaysak ama ne demişler; sözün değeri, anlama şevk ve teşvik etmekmiş.
Eskiden olsa hemen dinlediklerimi ayıklayıp, tahlil edip ‘’bu yanlış, o da doğru ‘’ derdim ama şimdi ‘bana göre şimdi bu doğru’’ diyebiliyorum; yeterince dinlenmiş, uykumu almış ve tehdit altında hissetmiyorsam. Çoğu zaman biliyorum, sadece gördüklerimle yetinmek varlığımı darmadağın ediyor. Sadece bir kısmını görebildiğim resmin devamını seyredebilmek için bazen dışarı çıkıyorum. Dışarıdayken yani daha genişleyen bir alandayken birbiriyle ilgisiz görünen parçalar bir anlama bürünmeye başlıyor. Daha önce penceremin arkasından kısıtlı gördüklerimin devamını seyredip bütünlüyorum. Bazen dışıma çıkarıyor ki beni içimi görebileyim. Uzakken yakın, yakınken uzak hissedişlerim hep bundan sebep.
Ve yaklaşıyorum sanırım bazı zamanlarda; iki değerli kişinin sanki iki zıt şeyden bahsediyormuş gibi aktardıklarının aynı şeyin farklı yüzleri olduğuna. Doğru ve yanlışın olmadığına. Her bir parçanın eğer kendi bağlamında uygun bir yerdeyse ve yine kendi uzuvları ile ilişkideyse doğru olabileceğine. Bir yazar:’’ İnsanın kendi gibi olmak istemediği zamanlar da varmış.’’ derken diğeri : ‘’ Kendin ol! Dünya orijinal olana ibadet eder.’’ diyor. Aslında ikisinin de dediği diğerini tutuyor ancak kendi bağlamına yerleştirilirse. Biraz oradan, biraz buradan savrulmuş özlü sözleri eğer ilişkide olduğu diğer bağlamlardan ayırırsak ( mesela ait olduğu kitaptaki satırından, o kitaptaki önceki ve sonraki yazılardan vs) çok kolay ihtilafa düşebiliriz.
Yine de bu yazı ‘Kendin ol! Dünya orijinal olana ibadet eder.’’ bağlamına daha yakın olacaktır.
Sevdiğim birinin videosunu izliyordum geçenlerde ve o :’’Aradaki kişiyi kaldırın!’’ diyordu. Elbette hitap ettiği algıların bazısında hemen karşılık bulacak bir ifade; üstelik asla yanlış da değil. Bu sözde kendi filtrelerimizden geçirdiğimiz( algının sadece bir düzeyine hitap eden) anlam arayışı hemen karşılık bulabilir; kendimizi onaylanmış hissedebiliriz bir noktada. Fakat zamanla daha dikkatli dinlemeyi öğreniriz. Eğer zihnimizin yaşanılanları, olayları filtreleme mekanizmasını ( ki filtreleme, zihnimizin doğal savunma mekanizması olduğundan bizi korumak için vardır ama ihtiyaç duyduğumuz süreye kadar) müşahede edebilirsek ve pes etmeden dosdoğru bir yolu takip ederek algımızda derinleşmeye doğru gitmeye devam edersek, bu sözlerin doğru olduğu ama her zaman herkes için geçerli olmadığı gerçeğine yaklaşmış oluruz.
Algımızda derinleştikçe, hayat da bizi desteklemeye devam eder ve daha öncekilere zıt değil belki ama onu daha genişleten, dolayısıyla içimizi de ferahlatan yeni yollarla karşılaşırız. Böylece biz de yeni izler bırakabiliriz. Bu, insan evladı olarak aldığımız mirasın bir mesuliyetidir.
‘’Aradaki kişiyi kaldır’ sözüne ters olmayan ama onu daha da etraflıca açan bilincin başka bir sureti ile karşılaşırız. O da şöyle açıklar :’’ Görünüşte, kişinin hakikati anlama ve gerçekleştirme çabalarının bir başkasının yani Guru’nun (mürşidi kamil) yardımı ve lütfu olmadan başarılı olamayacağı kabul edilemez gibi görünmektedir. Ancak bunun nedeni, arayan kişinin kendisini ayrı, özerk bir birey olarak ve guruyu da benzer bir şekilde ayrı bir varoluşa sahip başka bir birey olarak görmesidir. Ancak bu tutum devam ettiği sürece, kişinin özgürleşmeye ulaşmak için yaptığı her şey tamamen yararsız olmakla kalmayacak, aynı zamanda kişinin esaretinin daha da sıkılaşması ile sonuçlanacaktır. Neden öyle? Çünkü kişinin bağımsız bir varlık olarak düşündüğü şey, aslında hayal gücünde geçici bir gölgeden başka bir şey değildir. Bir varlık olarak düşünen ve tepki veren bir ‘ben’ var olduğu sürece, arayan, kuyruğunu kovalayan bir köpek gibi etrafta dolaşmaya devam edecek , Guru’nun yardımına ve lütfuna erişilemez kalacaktır.’’ Sizce bu ‘aradaki kişiyi kaldır’ demenin daha etraflıca açılmış, ferahlamış bir açılımı değil mi? Ancak bu açılım olmadığında kalpte bir daralma ve sıkışma hissiyle birlikte, eğer dediği gibi bir deneyim yaşandıysa bir beden zihin organizmasında, o zaman ‘e, bu benim için hiç de öyle aradan kaldırılacak biri değildi.’ ya da otomatik bir reaksiyonla :’’Kesinlikle! Aradaki kişi kaldırılmalı.’’ gibi bir tepkiyle karşılık bulabilir.
Aradaki kişi arınmamış, rafine olmamış ve yahut manaya yönelmemiş biriyse onda da her ne kadar bilincin incelikli nitelikleri mevcut olsa da daha henüz bu nitelikler belirgin bir vücut bulamadığından örtük kalıyor olabilir. Kaba ve somut olan özellikler daha barizken, ince ve soyut olanlarsa görünmezdir, ama bu letafetin olmadığı anlamına gelmez. Kesafet ve letafet bilincin vasıflarıdır ve birbirinden ayrılamazlar. Bu el bile (biliyorsunuzdur karınca bile incinir bu ‘bile’den) yine bilincin bir elidir. İşte belki bu aralıkta diyebiliriz ‘‘aradaki kişiyi kaldır!’’. Çünkü o bilincin sadece bir veçhesidir. O veçheden belki de kendinize göre olan yanlışın ne demek olduğunu öğrenirsiniz; bir şey kaybetmezsiniz. Böylece sizi gerçeğe doğru götürecek deneyiminiz daha da belirginleşmeye başlar. Bir veçhe, iki veçhe derken adım adım yaklaşmaya başlarız hakiki olana.
Dünyada bazı ilimler nihayete erme ve başka bir algısal boyuta geçme aşamasına geldiklerinde artık hakikat ile ilgilidir ve mevzu bahis benlik olunca aktarımın akacağı mecra da yine kendinden kendinedir. Kendinden kendine yol bulan bir akışta ‘başkası’ yoktur ama gerçek benlik, o kadar derin ve uçsuz bucaksızdır ki bazı vücutlarda bilince aracısız yol bulunamaz ( her zaman da böyle olması şart değildir); belki de en başlarda. Bu da bize bazen, bilinç alanına ya da maneviyata ılımlı ve itidalli bir geçişi temin eder.
Hakikat elbette harfsiz, sözsüz ve sessiz olabilir ama tıpkı güneş ışığının her zaman var olup bir duvarda yansıması görülünceye dek hissedilememesi gibi, latif olanın bazen kesif olarak açığa çıkması elzemdir.
Mesela bazılarımız doğrudan balı yiyemez; bazen bir helvanın içine malzeme olarak koyulduğunda tadını alarak ondan istifade eder. Bu belki de balın tadına alışıncaya kadardır; daha sonra vasıtasız ve aracısız olarak balla ilişki kurabilirler. Çoğumuz balın faydasını alabilmek için bir vasıtaya ihtiyaç duyabiliriz. Aynı örnek güneşin ışıkları için de geçerlidir. Ondan zevk almak için güneş ışınlarının bulutlardan süzüldüğü anları görmek ne kadar eşsizdir. Süzüle süzüle gelen ışınlara alıştıkça öyle bir deneyim alanına geliriz ki, herhangi bir somut ya da belirgin bir vasıtaya ihtiyaç duymaksızın o letafeti deneyimleyebilir ve taşıyabilir hale geliriz. Ondan kuvvet bulur ve o letafet denizinde tuhaf renkler görüp çekinmeden, o deryaya dalmaya ve derinlere temas etmeye cesaret bulmaya devam ederiz.
Bilincin öyle farklı hazları vardır ki, bazıları güllerin yavaş yavaş goncaların içinden bitivermesinden hoşlanır; bazıları da hiçbir vasıta, dostluk, aşık ve maşukluk, ne küfür ne de iman ilişkilerinin kalmayıp sadece asıllarına kavuşmayı zevk ederler.
Bazılarımızda bir aşamada deneyim şöyle yankı bulur: ’’ O’ndan önce ben bir hiçtim ama hiç olduğumun da farkında değildim. Neden? Çünkü asıl değerimi göstermeyen aynalarda kendimi arıyordum ve kendimi bulamıyordum. Bir gün O geldi; ansızın değil ama yavaş yavaş ve sessizce bana kendim olan kendini gösterdi. O’nun yanındayken en saf halimde altın olduğumu gördüm. Altının ederi mihenk taşının üstünde iken belli olur, O da bir mihenk taşıydı. Saf altının değerinden anlayan O gelmişti. Ne zaman O gitti, ben yine bir hiç oldum ama bu sefer değeri anlamayan aynaların bulunduğu mahalli terk etmeyi ve bırakmayı göze alabildim. Üstelik içimde en ufak bir suçluluk duygusu taşımadan. Kalbimde kibrin ağırlığını taşımadan bana ait olmayan yerlerden ve insanlardan nazikçe ayrılma sanatını öğrenmiştim.’’
Dünyanın tüm hünerleri, bilgileri ve daha başka şeyler, zevki, şevki ve tutkuyu bilince batmış ve onun ta kendisi olmuş arifin nurundan alırlar. Eğer onun varlığı olmazsa tüm bu işlerde bir haz ve tat kalmaz. Her şey ölü gibi görünür. Mihenk taşıyla karşılaştığımızda, sırf kendin olduğun için koşulsuz sevildiysen her şey; bulutların, ağaçların ve denizin rengi oldukça farklı görünebilir. Eğer O kendini geri çekerse deniz maviliğini, ağaçlar yeşilliklerini kaybetmeye başlar, kısa süreliğine de olsa. Geriye dönmüşsündür, en başa ama eskiden başladığın noktada da değilsindir.
İnşirah suresi de bizde karşılığını o anlarda daha net bulmaya başlar. ‘’Biz senin gönlünü ferahlatıp kalbine rahatlık ve yumuşaklık vermedik mi? Biz seni koşulsuz sevmedik mi, sana değerini göstermedik mi? Ve kainattaki her bir parçanın da gerçek değerinin (üstlerindeki sahte giysilerin düşme lütfuna eriştiklerinde ) saf sevgi olduğunu göstermedik mi?
İşte biz buraya seni sevmek için geldik, sana eksik olduğunu gösterip sana ait olmayan şeyleri öğretmek için değil. Görünüşte değil belki ama kalbimizde seni, kan bağımızın olduğu çocuklarımızdan, akrabalarımızdan bile değerli bulduğumuzu fark ettirmedik mi? Saf altının yerinde değerli olduğunu ve bunun değerini gerçekten gören biri olduğunda kıymetli olduğunu hep belirttik.
Bu sevgi, belki seni korkutabilir, olduğun halinle onaylanmayıp, reddedildiğin için. Ki reddedilmenin kendisi bile sevginin kırıntılarıydı. Zamanla sen, öncesi ve sonrasının deneyimini ayırt etmeye başlarsın. Sevgi ve ilgisizlik arasındaki farkları hissedişler, öfke ve tatlı kucaklayışlar arasındaki gidip gelmeler, saf sevginin seni kendine geri getirecek olan incelikli ifadeleridir.
Onaylanmak için herhangi bir başarıya, güçlü diplomalara, yeterli mülke sahip olmanın gerekli olmadığını bilakis bunların içerideki manayı örten kesafetler olduğunu müşahede ettin ve de tüm bunların başa dönme yolculuğunu anlamlandırmanda değerli bir araç olduğunu anladın. Sen daha derinlerinde kabul ve itibar gördün.
Şimdi tüm bunlardan arta kalan incelikler daha belirgin olmaya başlayacak ve artık bundan sonra sana aşk öğretecek. Zaten senin ‘O ‘ dediğin de aşk değil miydi? Sınırsız ve sonsuz olana kendini bırakamayabilirsin ama eğer vasıtayla bırakabilirsen, hele ki bu vasıta neyzenin elindeki bir neyse bu bazen çok itidalli bir geçiş olabilir.
Artık biliyorsun:’’ Her zorluğun beraberinde bir de kolaylık vardır. O zaman boş kaldın mı, kalk hemen başka bir işe koyul. Ve yalnızca Rabb’ine yönel!’’