somatik_b.jpg

SOMATİK YAKINLIĞA DAİR..

Herodot ve Strabon gibi antik tarihçilerden biliriz ki İskitler, atalarının bedenlerine ait kemiklere değer veren, çok naif ve doğaları bozulmamış, konargöçer bir halktı. Perslerle savaşmamak konusunda ısrarlıydılar. Başka bir halkın liderinden ‘efendinin’ kendisi olduğunu belirten bir haber aldıkları o ana kadar belki de huzur içinde yaşıyorlardı.

İskitlerin kendine efendi diyen Pers kralına verdikleri yanıt :

"İranlı, işte benim kanaatim: Beni hiç kimse ne korkutabilir, ne de önünden kaçmaya zorlayabilir; senden de kaçtığım yok: Şimdiye kadar yapmış olduğum şey, barış zamanında da her zaman yaptığım şeydir. Neden hemen savaşa girmiyorum, onu da sana açıklayayım:

Bizim ne kentimiz var, ne de bir tek dikili ağacımız ki, elden gitmesin ya da yakılıp yıkılmasın diye korkup hemen savaşa girelim; ama siz eğer ille de savaşmak istiyorsanız, bizim atalarımızın mezarları var; onları bulun, onlara el kaldırın, o zaman görürsünüz mezarlarımız için dövüşüyor muyuz, dövüşmüyor muyuz. Ama daha önce –ve keyfimiz istemediği sürece– sizinle savaşmayacağız. Bu konu bu kadar.

Efendilik konusuna gelince, ben yalnız iki efendi tanıyorum; atam Zeus ve Skyth'lerin kraliçesi Hestia. Ve bir de haraç olarak istediğin ekmek ve su yerine, sana layık olduğun şeyleri göndereceğim; mademki kendini benim ‘efendim’ sayıyorsun, senin bu palavrana ağla kendine diyerek yanıt veriyorum.’’

Aynı bütünlüğe ait sadece farklı ifade bulan, farklı yaşayış şekli ve inancı olan bir halkın diğer topluluk üzerinde hakimiyet kurma ve onu değiştirme çabası hala çok yaygın bir tavır. Tarihi değiştiremeyiz, ancak şu an kendi mevcudiyetimizin dünyada tüm bu olup bitenlerden ayrı olduğu yanılgısını taşıyorsak ilerisi de aynı olabilir. Tüm bu olup bitenler ve olup bitmeye devam edenler kendi mevcudiyetimizde de yaşanıyor. Bütünlüğün eşsiz bir beden zihin organizması olarak, ona aynı zamanda göbekten bağlı olanız. İfadesi hem diğer parçalar gibi olmayan hem de varlığı diğer her bir parçanın varlığına muhtaç olan.

İnsan olarak varlığımızın veçheleri çok çeşitli; fiziksel, zihinsel, manevi olarak girift bir organizmaya sahibiz. Bizler, beden zihin olarak kendini ifade eden bilincin bütünlüğüne batmış bir haldeyken birliği yeterince duyumsamayabiliyoruz ve yaşadığımız, gerçekliğin çarpık bir farklılığından ibaret olarak kalıyor. Tıpkı bir Persli gibi bünyede kendini ‘efendi’ kılığına bürümüş zihnin, karşılaştığı her durumu, her insanı ve her bir parçayı diğeriyle kıyaslama, karşılaştırma, üstün veya alçak kılma, böylece birbirine göre iyi ve kötü belirleme gibi yetenekleri organizmayı yaşamda tutmaya kimi zaman yardımcı olsa da, bu yetiler bedensel alana yöneldiğinde bir tahakkümle sonuçlanabiliyor.

Kas, kemik, sinir sistemi, bağ doku, solunum gibi yapıların hepsi kendi içinde bir değer ve önem arz ederken bir yoga araştırması sürecinde bunlardan biri diğerine göre aşırı sivrildiğinde çarpık farklılık kendini belli eder ve bütünlükle aramıza perdeler çekeriz. Zihnimizin düşünürken ayırma, kıyaslama gibi yetilerinden ve sürekli pratikten fiziksel, zihinsel ve manevi faydalar elde etme istekliliğimizi fark edip her türlü fayda elde etme arzumuzdan vazgeçmemiz elzem ki yine zihnimizin araştırma esnasında bize çok yardımcı olacak olan yapıcı, saf yönü açığa çıkabilsin. Zihnin bu araştırma esnasında yıkıcı olmayan yapıcı yönü ise, düşünce sürecini matın üzerindeyken bedensel duyumların hizmetine yönelttiği, bu duyumlara yanıt verdiği ve bir süre efendilik davasından geri çekildiği tarafı. Yani bu demektir ki düşüncenin hareketin, aksiyonun ve bedensel hislerin çekiminde olduğu gündelik hayatımızdakine ters bir eksene doğru yönelmekteyiz. Bedenin hali hazırda kendine ait bir mevcudiyeti, işleyişi ve zekası vardır. Bu zeka yaşamın ve doğanın köklerinden beslenir ve zihnin yapıcı kısmı ona doğru cezbolduğunda bilincin derinlikleri kendiliğinden cömertçe açığa çıkmaya başlar. Ve biz, beden zihin ve ruh birliğine doğru çabasızca açılırız; zira yoga, bütünlük demektir.

Doğadan kopuk olmanın getirdiği acıyı ve bunun şu an birbirimize olan etkisini duyumsayabiliyorsak beden zihin bütünlüğü üzerine harekete geçmek bundan sonraki süreçte hayatımıza etkileyecek olan bir adımdır belki de. Çünkü bedenimiz ve onun görünmeyen tarafı olan zihnimizle olan ilişkimiz şu an mevcut sistemin ve inançlarımızın bir yansıması.

İnsan olmanın en derin ihtiyaçlarından biri ‘bağ kurmak’ tır. Kendine ve Dünya’ya aynı anda yönelemeyen ipin ucu boşlukta kalır ve bir süre sonra tutunacak bir yer bulamadığından o uç, belki de derinlerde bir yerde kaybolur. Derin bir yarılmanın sonucu olan yalnızlığın ve ıstırabın acısını hissettiğimiz o yer, aynı zamanda kendimizle ya da dünyayla olan bağın kesildiği anın acısını duyumsatacağından bizi bütünlüğe yaklaştıracak olan ivmenin kendisinden başkası değildir. Böyle bir çağrıyı duyduğunuzda ona icabet etmemek elinizde olmaz. Çünkü ben, sen, biz ve siz bütünlüğe ait olduğumuzdan aynı zamanda ona hasretiz de.

Bu kavramlarla daha da karmaşık bir hale gelmiş zihinsel bir sürece benzemez. Her türlü kavram hakkında fikir beyan edilebilir. Ne kadar ihtişamlı ve güzel cümlelerle süslenmiş olursa olsun tüm kavramlar, kendisi tecrübeden beslenmediyse değersiz bir materyal gibi fırlatılıp atılır.’’ Sözlerim uçuyor havaya ama düşüncem yerde. Öz olmayınca söz yükselmiyor göklere.’’ William Shakespeare de bu sözleriyle yaşanmışlıktan beslenen sözlerin değerinden bahsediyor olmalı. Hepimizde bir anlık bile olsa tinin tende yarattığı teması hissetmek için potansiyel bir tohum beklemekte. Bu tohumun ne zaman açığa çıkacağı, ait olduğu beden zihin organizması tarafından kontrol edilemese bile.

Kendi varlığımızdan beslenen bağın dünyaya ve dışarıya doğru yayılması demektir somatik yakınlık ve gücünü bedenle kurduğunuz ilişkinin kalitesinden alır. Yakınlık, arada hangi bir mesafenin kalmayacağı bir düzeye işaret eder. Bunu başlatacak ivme ise ayrılığın yarattığı ısdırabı duyumsamaya başlamak ve tınısı ne olursa olsun hissetmeye duyulan açlıktır.

Yakınlık, örneğin, kendi organizmamızın bir parçası olan zihnin, yine varlığımızın bir başka parçası ve veçhesi olan bedene nasıl şekil alınacağını ve nasıl nefes alıp verileceğini, bildikleri dahilinde empoze etmesi demek değildir. Yakınlık, varlığımızın beden ve zihin gibi farklı veçhelerinin kendi sınırlarını bilip, kendilerini ‘en üstün’ zannettiği zirve sanrısından geri çekerek bütünlüğün bir parçası olarak ait olduğu yeri bulması demektir. Üstün olmaya dair zirve sanrısı zihnin alışkanlıktan kaynaklanan doğasına özgüdür.

Bedenin kendine ait, daha doğrusu doğanın bir dili olan işleyişine güven duymaya başlarız bu yakınlığın içinde. Yapmamız gereken tek şey, şimdiye kadar olageldiği haliyle çabaya dair alışkanlığımızın farkına varıp biraz geriye çekilmektir. Geri adım attıkça örneğin, bizi her an değişen psikolojik, fiziksel bir çevrede hayatta tutmayı bilen nefesin kendi halinde ve seyrinde özgürce akan zevkini duyumsamaya başlarız. Bunun için biz bir şey yapmayız; daha çok yoga matının üzerinde beden aksiyon alırken ve akıştayken nefesin kendini serbestçe ifade etmesine alan açarız. Nefesimiz kendi ihtiyacı doğrultusunda akarken aynı zamanda uzatmaya, derinleştirmeye çabaladığımız her an onu, güvensizliğin içine sürükleyebiliriz. Halbuki beyin ve omurilik arasındaki bağlantıyı sağlayan beyin sapı, mütemadiyen solunum kasları ile iletişim halindedir, aralarında oksijen ve karbondioksit oranı konusunda biz uyurken bile sürekli bir bilgi akışı gerçekleşmektedir. İyi ki bedenimiz nasıl nefes alıp vereceğini biliyor, yoksa uyurken ölebilirdik. Soluğumuzdaki verme ve almanın bile bizim kontrolümüzde olmadığını deneyimlemek dünyaya veya ilişkide olduklarımıza kendimizi sunma şeklimizi dönüştürebilir. Zaten bedenimize girmekte olan oksijenin hangi organizmalar vasıtasıyla bize ulaştığını ve aynı şekilde bizden açığa çıkan karbondioksitin hangi organizmalara yaşam kaynağı olduğuna dair en ufak bir bilgimiz bile yoktur. Böylece nefesimiz rahatlamaya başladığında verdiğimiz şeyin karşılığını bekleme ya da hediye ettiğimiz şeyin dengi konusunda beklentiye girme alışkanlığımız derinden sarsılarak bedenle yakın temasın verdiği güven, yerini dünyayla olan ilişkimizde de kendiliğinden beklentisizliğe bırakabilir. O yüzden nefese dışarıdan müdahale etmekten imtina edip onu kendi serbest akışına bırakabiliriz.

Bedenin kendi doğasına özgü işleyişine güvenmenin ve ona adım adım yakınlaşmaya başlamanın bir araştırmasıdır somatik yakınlık. Araştırmanın adı üstünde hemen en olgun şeklini bulması gerekmiyor. Araştırma, yolda olduğumuzun ve hala diri olarak çevresel koşullara cevap verebildiğimizin bir göstergesi. Bedensel parçaların genişleme ve uzama kalitelerini her yeni pozun içinde ya da aynı poz akışı içindeyken gözden geçirip böylece aksiyonları inceltebilme şansının mevcut oluşu araştırmanın kendisidir.

İşaret parmak kökünün yerle temasının ve belirginleşmeye başlamasının omuzlarımızın içinde yarattığı etkiyi hissetmemiz gerekir bunun için. Ya da bazen ayaktayken, ayak parmak köklerinin genişlemelerinden gelen bir sağlamlık hissinin leğen tabanının omurganın ağırlığını tek başına üstlenmesinden ileri gelen yükü azat edişini duyumsamaya ihtiyacımız vardır. Böylece bazı beden parçaları aksiyon alan diğer beden parçalarına doğru kendilerini bırakabilirler, bu da karşılıklı bağlantıyı gözler önüne serer. Bu kopukluğun değil, bağın ve ilişkinin teyit edilişidir kendi mevcudiyetimizde. Her şey arasındaki bağlantıyı çok açık ve belirgin olarak hissetmiyor olabiliriz ama yine de bu, bağın olmadığı anlamına gelmez. Araştırma halini muhafaza edebiliyorsak bütünlükle burun buruna gelmemiz an meselesidir.

Hissetmek, bedenin bizimle iletişim kurma dili olan duyumlar vasıtasıyla gerçekleşir ve bu duyumlar zihne iletildikleri anda açık ve net olarak okunabiliyorsa sadece farkındalığı işlemekle kalmaz aynı zamanda bu duyumlara cevap verme yani eyleme geçme kabiliyetimizi de harekete geçirir.Ancak bu metamorfoz fenomeninin gerçekleşebilmesi duyumları açık olarak yorumlayabilme yeteneğimize bağlıdır. Hissedişlerin çoğu bilinç dışı gerçekleşse de ve biz onları hissedemesek de bilinen hissedişlerimizin altındaki parçalara uzanarak buradan daha büyük ve bütün olan organizmanın karanlık yerlerine de ulaşmaya başlarız. Orada her şey bir ve bütündür. Ancak bunların bilinçte algılanabilmesi için bir araya toplanıp aralarında ilişki ağının deşifre olması gerekir. Böylece bir kütle açığa çıkar. Belirgin bir kütlenin açığa çıkışı ise zaman gerektirir. Çünkü bir ve bütün organizmaya henüz bir grup bile dahil değilse o an dönüşüm mümkün olamaz. Bu küçük gruplar her ne kadar bizim bilinç alanımızdan kaçarsa da yine de bütüne dahildirler.

Yoganın anlamı olan Birleşme ya da bütünlük deneyiminin kendisi her ne kadar farklı deneyim derecelerine hitap etse de aynı kaynaktan beslenir. Eğer bunları ayrı görürsek dinlediğimiz, okuduğumuz tüm yaklaşımların tutarlı olmasını bekleriz; ‘işte doğru budur’ demeyi arzularız. Bize doğru gelene tutunmak için ya da ters gelen fikri, yaklaşımı ekarte etmek için. Haklıyızdır bulunduğumuz algıda ancak konu bütünlükse o ne dışarıdaki doğada ne de bizim mevcudiyetimizde içinden hiç bir algının, insanın, görüşün ve yaşam formunun çıkarılamayacağı ve çıkarılırsa da ilişki ağında bir yerlerde eksikliğin olacağı organik bir bütündür. Bedeninden elini ya da akciğerlerini çıkarabilir misin? Hangisi daha önemli, hangisi daha önemsiz? Üstelik avuç için, elinin torakal refleksiyse yani ellerin akciğerlerin ve soluğun üzerinde en az akciğerler kadar mühim bir rolü varsa. Dünyada olup güvenli hissedebilmek derin bir tecrübeye ilişik; nefesinin ellerinin genişliği vasıtasıyla yumuşayabildiğini ve ellerle nefes arasındaki o kopmaz bağı duyumsadığın (varlığında deneyimlediğin) an gibi. İskitler ve Persler de bu kopmaz bağa dahildi sadece bağı hissedemiyordu özellikle de Pers efendisi. Biri diğerine efendi ise ‘ağla’ haline.