Belirsizlik İlkesi
Heisenberg İlkesi, Meditasyon ve İbrahim’in kuşları…
Gizem, ele geçirmeye çalıştıkça elinden uçup giden bir kuş gibi. Oysaki biz, gizemin her köşesinin zihnimize özgü evrimsel doğayla açıklanabilir olduğunu sanmıştık. Gizemin kolaylıkla alt edilebilir olmadığına uyanmak acizliğimizin değil, incelikli bir gücün bir ifadesiydi.
Atlar ve onların doğasıyla yakınlığa dair deneyimi olan bir kadın için bu çok anlaşılabilir. Yılkı atlarından birini zorla alıkoyarak yakalamaya ve onu ehlileştirmeye çalışan birini izlerken atın bu şekilde ehlileşmesinin mümkün olmadığından bahsetmişti.’’ Atlar avlanma tehlikesini her daim taşıdıkları için onları korkutarak sindirme evcilleşmelerini sağlamayacak tam tersine bize korkarak itaat etmeyi sürdürecekler ve hiçbir zaman aramızda samimi bir bağ gelişemeyecektir.’’ demişti. Peki nasıl bir bağ olabilir ki onlarla aramızda? Ehlileşme fikrini bir kenara bırakırsak, önce kendimizi güvenli bir zeminde kısıtlı benliğimizin yetersizliğini vücud buldurmaya yetecek kadar görürsek ve sahte benlik bunun doğal bir sonucu olarak kendiliğinden düşerse, artık kendimizi özne atı ise nesne olarak görmezsek düşünerek ya da mantıklı açıklamalarla yakalayamadığımız o gizem birden avuçlarımızda belirebilir. Bazen at senle birlikte yürüyebilir, onun yularını tutmasan bile. Her zaman bu gizemlerin kendini bize gösterdiği mucizevi gibi görünen anlar, kendimizi doğadan ayırmadığımız, onunla aramızda neredeyse hiçbir mesafe kalmayacak derecede ona yaklaştığımız zamanlara isabet eder.
Hepimiz hayatımızın belirgin bir zeminde olmasını isteriz ama bu yaşamın açıklanamayan taraflarıyla, merakla ya da gizemle bağımızı kesiyorsa yaşam anlamsız, içi boş bir tekrardan ibaret kalmayı sürdürme tehlikesini de barındırır. Netliğe olduğu kadar gelişimimizin başka bir boyutunda belirsizlikle kalabilmeye de ihtiyaç duyarız ve bu noktada belki heisenberg ilkesi ile tanışırız.
Heisenberg, bağlantısal fizik anlayışında parçacığı izlediğin ya da ona tanık olduğun esnada o parçacığın onu izleme yöntemimize bağlı olarak değiştiğini gösterir. Parçacık doğasında hangi tür yasaların geçerli olduğunu onu tanımlamakta kullanılan teknoloji ne kadar hassaslaşsa da doğrudan açıklayabilmemiz neredeyse imkansızlaşır. Bunun anlamı ise karşılıklı, bağımlı bir neden sonuç ağıyla karşılaşmamız ve bu ağın birbiriyle sonsuz ihtimallerde kesişerek bir araya getirdiği o düğümleri görebilecek kadar ağın içine ait hissetmememizdir kendimizi. Ağa ait olmamıza rağmen dahil değilizdir. Bunun elbette bazı psikosomatik nedenleri var ama bu ayrıntı bir yana parçacığı tanımlamakta kullanılan ölçüm aletleri ve teknolojik araçlar yeterince hassaslaşsa bile tek bulduğumuz şey onun belirsizliği olur. Biz, o şeyi tanımladığımızı zannederiz ama gördüğümüz sadece kendi gözlerimizdir; kendi gözlük camlarımızda gördüğümüz kendi gözlerimizdir. Mesela vahşi bir atı tutmak için yular ve gemlik gibi dışsal araçları kullanabilirsin ama onu yakaladığında esasen aranızda hiçbir bağ yoktur; sen ve at vardır. Bazen çağırdığında tepki verişi ya da sana doğru gelişi özgün bir canlılık ifadesinin dışa vurumundan değil, çoğu zaman korktuğu için itaat edişindendir.
Belirsizlik ilkesine göre iki önemli olgu saptanmış; biri gözlem sırasında nesnede bir bozulma olduğu ikincisi ise içinde yaşadığımız evrenle ilgili bilebileceklerimizin bir sınırı olmasıdır. Bağlantısal fizik anlayışında hiçbir şey diğer şeylerden bağımsız ve özerk bir noktada bulunmaz. Bu kendimizi ayrı ve tüm olan bitenin bir parçası olarak görmek istemediğimizde ayağımıza dolanır ve bizi çıkmaza sürükler, tüm hikayeden kendimizi yalıtırız.
Meditasyon araştırmamız esnasında ‘tanıklık’ ya da ‘şahit olma’ gibi ifadeler bizi bizzat bedende olanın ve deneyimlenen şeyin etkisinden uzaklaştıran bir örüntüyü devam ettiren alışkanlık zincirinin yansıması olabilir. Tanıklığın ve tarafsızlığın kendisi bizi deneyimleyen ve deneyimlenen ikiliğinin olduğu noktaya yerleştirdikçe ( ben ve o, özne ve nesne) yakınlaşma ve hem hal olmanın kendisi perdelenmiş, dokunulmamış ve deneyimlenmemiş olarak kalabilir.
Heisenberg ilkesi gözlemleyen olduğu sürece gözlemlenenin buna değişerek bir tepki verdiğinden bahseder. Bu demektir ki kendimi içinde olduğum ya da deneyimlediğim şeylerden ayırdığım her an aslında kendi projeksiyonumu olan bitene yansıtırım. Sadece kendi bakışım, kendi düşüncem ve kendi gözlemimle karşılaşırım ve gerçekte olanla ilgili cahilimdir.
Ya tüm bu konuşulanları zihin beden organizmasının kendine yaslarsak? Zihin bir özne olarak beden parçalarının nasıl davranması gerektiği ya da nasıl konumlanacağında tek karar mercii olup kendini bedenin zekasından ayırırsa beden buna bir yanıt verecektir evet, ancak verilen yanıt özgür olarak kendiliğinden değil; bedenin kendi bütüncül doğasından feragat etmesiyle, sosyal ve kültürel örüntülerle beslenmiş olacağından bu ilişki biçimi eklemlerin incinmesi ve bedendeki duyumlardan uzaklaşmak(duyarsızlaşmak) gibi ağır bedellerle sonuçlanabilir.
Yoga konusunda en sade metinlerden biri olan Patanjali sutralara göre yoganın tanımı Sanskrit dilinde ‘ chitta, vritti nirodha’dır. Nirodha genelde zihinsel faaliyetin susturulması, sakinleştirilmesi, kontrol edilmesi ve zapturapt altına alınması olarak tabir edilir. Ancak ‘Nirodha’ kelimesindeki ‘ni’ eki iç, batın gibi bir anlama gelirken ,‘rodha’ ise imtina etmek, geri çekilmek anlamını ihtiva eder. Her ne kadar kontrol ve imtina etmek birbirine yakın anlamı çağrıştırıyor olsa da aynı fiilin etken ve edilgen oluşu dolayısıyla aralarında ince bir nüans farkı vardır. Bu nüansa deneyim eşlik etmediğinde yanlış anlaşılan bir durum vardır. Çabasızlığın ve teslimiyetin kendisi sanki artık hiç eylemde bulunmamızı gerektirecek bir durumla karşılaşmayacağız ya da eyleme geçmeyeceğiz tınısını uyandırabilir bazılarımızda oysaki bu imtina etmek ile gelen geri çekilme tam aksine eylem halindeyken ve hayatta karar almamız gereken durumlarda bizzat sorumluluk alarak ne yapmamız gerekiyorsa onu yapmaya devam edeceğimiz anlamına gelir. Sadece içsel bir ferahlama eşlik eder bu anlara; kararlarımızın sonuçlarını her zaman kontrol etmenin sıkışıklığından azad oluruz. Bu ince ayrım yogayı bir method olarak uygulayış biçimimizi, meditasyonu hatta hayatı yaşama halini kökten dönüştürebilecek bir potansiyeli bünyesinde taşır. Aynı zamanda yoganın vadettiği sakinliğin, teslimiyetin ve gevşemenin çabayla, onu elde etmeye çalışarak bize gelmeyeceğini; zaten hali hazırda içinde olduğumuz o durum ve koşullardan kendimizi ayırmadığımızda yani yine eylemlerimiz aracılığıyla gerçekleşen ama içinde zorlama, değiştirme isteği barındırmayan çabasızlıkla açığa çıkan şeyin ta kendisi olduğunu hatırlatır.
Bir öz araştırma olarak Meditasyon ve yoga derken aynı araştırmanın hareketten hareketsizliğe doğru uzanan bir spekturumundan bahsetmiş oluruz. Eylem halindeyken, her bir beden parçası hem kendinin hem de diğer beden parçalarının kendini iyi hissetme (hatta neredeyse hiç hissetmeme) halini destekleyecek şekilde pozisyon alarak akışlar esnasında tekrarlar sayesinde eylemlerini rafine etme olanağını hatırlar. Bunun mümkün olabilmesi için zihnin karar verme mercii yetkisini araştırma süresince askıya alıp daha çok bedende var olan ve sürekli değişmekte olan duyumları hissetme tarafını açığa çıkarması elzem. ‘Hissetmenin kendisi ‘o an içinden geçmekte olduğumuz durumda ister eylem halinde istersek hareketsiz olalım; olandan kendimizi ayırmadan olan her neyse onunla hemhal olmamızı sağlayacak olan şeydir. Hissetmeyi istemeye başlamanın kendisi zihin beden arasında bir tutkal oluşturur. Özellikle eylemdeyken (yoga) zihin, bedenin duyum üretme yeteneğine kulak verdiğinde olan biteni doğru okuduğunda bu yakınlaşmanın kendisi bizi bedenin ağrı, acı ya da batma vs gibi neredeyse kanıksadığımız örüntülerinin, yerini keyifli ve belli belirsiz nitelikteki gerçek tabiatına bıraktığını derinden anlarız. Bu bilincin doğasıyla karşılaşma anlarıdır; ferahlıkla, açıklıkla ve çabasızlıkla kendiliğinden beliriveren. Hareketsiz kaldığımız rotada ise (meditasyon) bu sefer içsel süreçlerin yüzeye gelişini, bütüncül doğayla uyumlu hareketin neticesinde rahatlayan ve sessizleşen beden sayesinde belki de daha kolaylıkla ve derin bir yerden karşılar bir hale gelebiliriz. Bilinç dışı izlenimler, fiziksel ve kaba düzeyde olan bedensel ağrı ve acıya oranla daha incelikli örüntülerle donanmıştır ve bu izlenimler belli bir düşünme stiline maruz kalmadan ve yol yordama sokulmadan yüzeye gelir ve kendiliğinden sönümlenerek kaybolur. Hareket ederken bunu hissetmenin kendisi sayesinde eylemlerimizi ve beden parçalarını ayarlamalarla rafine ederek yapabiliyorduk; hareketsizken ise açığa çıkanların kendiliğinden belirmesine müsaade ederek. Bir öz araştırma olan yogada çabasız hareket hareketsizliği, hareketsizliğin derinliği ise çabasız hareketi beslemelidir. Her şeyin yüzeye gelip kaybolduğu o aralıkta herhangi bir beden parçasındaki rahatsızlık ya da baskı gibi hislere cevap verilmeden kalındıkça çok enteresan bir durum gerçeklerşir; rahatsızlığın kendisinin aslında hiç olmadığının müşahedesiyle baş başa kalırız. Bu müşahede yani içsel gözlem çabadan yine ince bir nüansla ayrılır; gözlemleyen ve gözlemlenen ikiliğinin kaybolduğu yerde. Artık ağrıyla özdeşleşmeyen bir beden, şahsi benliğiyle özdeş kıldığı duygu ve düşünce dünyasından da yavaş yavaş müşahede sayesinde- tıpkı ilk domino taşının yuvarlanmasının tetikleyişiyle tüm domino taşlarının sırasıyla kendi kendini yuvarlayıp düşürmesi gibi- soyunur ve gayri şahsi bilincin doğasıyla kalır. Zaten tek var olan odur ancak özdeşleşmenin katmanlarını idrak etmesi ve bu idrak eşliğinde tüm benlik algılarının kendiliğinden düşmesi daha doğrusu önemini kaybetmeleri neticesinde olduğu şey olduğunu deneyimler.
Sevgili İbrahim bir gün yeniden dirilme hususunda Allah’tan gerçek bir kalp ferahlığı ve eminliği istemiştir. Şunu söyler : ‘inanıyorum ama içimde daha emin olmak isterim.’ Ne kadar samimi bir konuşma! O da ona, kendi beslediği kuşlarını salmasını ve onların dört tanesini dağıtarak dört ayrı dağa bırakıp geri gelmesini söyler. Önemli olan tek şey, besleyip büyüttüğün hatta gözün gibi baktığın kuşlarını bırakmak ve belirsizlikle baş başa kalmaktır. Asıl heyecan işte bu noktada başlar. Kendi bildiklerimizi, şimdiye kadar edindiğimiz her türlü alışkanlığı pencerelerimizi açarak serbest bırakmak oldukça zor görünse bile gelişim aşamamız eğer öyle bir raddeye geldiyse de bir o kadar kaçınılmaz ve doğaldır. Kuşlar her serbest bırakıştan sonra tekrar geri geldiğinde, eskinin monotonluğuna ve ölü oluşuna kıyasla algımız her an taze her an diridir. Onu serbest bırakabildiğimiz ve darmadağın olabildiği için hep gelecektir, üstelik taptaze kalarak. Ölmek, eski olanın yepyeni bir algıyla cisme bürünebilmesi için elzemdir.
Bir gün ucundan sıkıca tuttuğumuz veya ucunu bıraktığımız, kendimizi kaybettiğimiz ya da başka bir ifadeyle hikayenin bir parçası kılamadığımız için oluşan kopukluk zannı yeniden dirilerek bütünlüğe uyanır; her bir parçanın ve kendisinin eksiksiz ve tam olarak yerinde olduğuna ve o bütünlüğü meydana getirdiğine ayılarak.
Bir gün zihin şöyle der :’ Neden misafirlerin gelmedi diye buraya bağlandın, hadi kalk gökyüzüne doğru uç! Bedenimden bir güvercin senin evinin yönüne doğru uçtu. Onu merak ederek arkasından takip ettim.
Yüreğim olan güvercin beni öyle yükseklere götürdü ki orada ne talihin gölgesinin habercisi olan Hüma kuşu ne de efsanevi Simurg vardı. Orada sadece sen vardın, benim tıpkım olan sen. Tıpkı Saint Francis’in aşktan nazikçe yaralanması gibi. İsa’yı yeterince hissettiğinde bedeninde hemen yara açıldı. Stigmatayı aldığının işareti etrafının kalabalık olup olmaması ya da İsa’nın cübbesini ve tacını taşıması gibi dışsal işaretler değildi.
Bunları almaya çabalarsak dışsal bir güç odağı oluşmaya başlar. Gerçek stigmata üzerinde, bedeninde oluşan yara iziydi, içsel bir gücün ifadesi olarak. Çünkü ancak yaralanmaya ve hissetmeye izin verirsek kırılganlığımız bir halifenin cübbesinden, bir abdalın hırkasından ve taçdan daha değerlidir; onun çıplak varoluşu yeterlidir. İnsan olmanın onurunu o zaman tadabiliriz; diğerinin acısını kendimizde hissettiğimizde; aşkı taşıyabilir hale gelirsin.