Hayy bin Yakzan ile Salaman / Lao Tzu ile Konfüçyus
Bazen doğayı seyre daldığınız o ender anlarda, görünür olan her şeyin yerinde ve tam da oldukları gibi olduğuna şahit olma lütfuna erersiniz; mesela gelinciklerde olduğu gibi. Bir çiçeğin kendi olma yolunda açması ve bir kokusu varsa o rayihayı etrafa yayması nihayete ermesidir. Biz ise olgunlaşma yolunda kendimiz olacağımız o yolu sanki özgür irademiz ile seçebiliyormuşuz gibi bir zanna kapılabiliyoruz.
Aynı topraktan beslenen ve ışığa doğru yükselen gelincikleri izlediğinizde içlerinde kimisi açmış ve tüm renkleri ile açığa çıkmıştır, kimisinin boynu diktir yani açılması için daha vakte ihtiyacı varmış gibi görünür; kimisinin boynu toprağa doğru eğilmiştir yani ha açıldı ha açılacaktır; kimisi çoktan kendini kapatmış ve bambaşka bir yolculuktadır.
İnsan evladı da ‘kendi olma’ yolunda benzeri süreçlerden geçerken kim bilir hangi iç ve dış koşulların uygun şartlarda bir araya gelerek yarattıkları bir sürece tabidir? Biz bu süreci kontrol eden değil, keyif ve keşif edenlerdeniz.
Başlıkta belki Çin’in saygıdeğer isimleri tanıdık gelmiş olabilir ama Hayy bin Yakzan ile Salaman 12.yy Endülüs filozoflarından İbn Tufeyl’in kitabında geçen, kendi olma yolunda olan yine iki saygıdeğer kahramanın ismidir. Aynı topraktan beslendikleri halde farklı yolların temsilcileri olarak karşımıza çıkmalarına rağmen; bize düşen ders, her ikisinin de gelincik olduğunu unutmamak ama, açılmış ve daha açılmamış, yani boynunu toprağa doğru dik tutan gelinciği birbirinden ayırt edebilmek. Gelincik doğasını izlerken bu daha barizken, insan doğasında işler biraz daha karmaşık bir hal alabilir.
Hayy Arapçada diri, canlı anlamına gelirken, yakzan ise teyakkuzda olan zihin, uyanmış akıl gibi anlamlara tekabül eder. Dirinin oğlu uyanık zihin anlamına gelir. Hayy bin Yakzan, marifet boyutunda kendi hakikatini arayandır. Hint adalarının birinde annesi ve babası olmadan doğan insanlardan biridir kitaba göre. Bu anne ve babasız olma durumu insanın üç kez doğumunu simgeler; biri anneden, diğeri aile ile alakasız olgun birinden, ve sonuncusu ise kendinden. İnsanın yine bir ‘insan’ tarafından yaratılmasıyla ilgili olarak inisiyasyon ya da erginleme dediğimiz çocuktan insan açığa çıkarma geleneği çok eski çağlarda bile geçerliliğe sahip bir ritüeldi.
Kitapta diğer bir iddiaya göre Hayy bin Yakzan hayvanlarla dolu bir adada antilop tarafından büyütülüp, her türlü eziyetten korunurken; başka bir görüş de onun ada toprağının derinliklerinde yıllarca mayalanmış halde bekleyen bir kil kütlesinden meydana geldiğini söyler.
Çalkalandıkça fokurdayan kil kütlesinin ortasında içi narin bir cisimle dolu kabarcık en iyi biçimde şekillendi. Aynı esnada ruh, o kabarcığa öyle bir yapıştı ki bir daha hiçbir parçası onu ayıramadı. Burada İbn Tufeyl ruhu, Güneş’in ışığına benzetmiştir. Güneş ışığı Dünya’ya kesintisiz akar ve her madde bu ışığı değişik şekillerde yansıtır. Eğer ışık, saydam bir cisme yansıdıysa onun içinden geçebilir ve onun içindekiler net bir şekilde görülebilir. Yarı saydam olan maddeler ise ışığın tamamını değil sadece bir kısmını yansıtabilirler; tül bir perde gibi. Perdenin arkasında ne olduğunu çok belirgin olarak göremeyebiliriz. Beton bir duvar ise ışığı geçiremez ve arkasındaki nesneler görünmez. Maddenin ışığı yansıtabilme özellikleri bazı durumlarda değişebilmektedir; mesela kağıt ışığı geçirmezken yağlandığında yarı saydam bir özelliğe kavuşabilir. Şu an biliyoruz ki göremediğimiz x ışınları ile de röntgen filmi çekilebilmekte ve insanın iç kısmı görünür hale gelmektedir.
Yani her cisim kendi kapasitesince ışığı yani ruhu yansıtabilir ama canlılar içinde de ruha aşina olanlar direkt ışığın suretinde biçimlenerek ona benzemişlerdir. Eğer ışığın sureti, o cisimde diğer tüm özelliklere galip geldiyse diğer tüm cisimleri yakan ve sadece kendini yansıtan ayna biçimini alır. Hayy bin Yakzan’ın kitabın en başında ışığın suretinde olacağının işaretlerini almaya başlıyoruz.
Antilop annesinin ölmesi ile üzülen Hayy, o anda hareketsiz cesedin annesi olamayacağını sezip, onu asıl hareket ettirenin ‘o şey’ olduğuna uyanır. Bedeni hareket ettiren ve mahiyetini bilmediği ‘o şeye’ odaklanarak içsel araştırmasına başlar. Gerçek ‘faili’ bulma arzusu derinleştikçe bu araştırma onu öyle yerlere götürür ki, duyularla algılanamayanın ve tahayyül edilemeyenin içsel (batıni) dünyasına gark olur.
Bu araştırmanın her detayı kitapta uzun uzadıya anlatıldığından kitap, otodidaktik olarak yani kendi kendinden öğrenme olarak sınıflandırılsa da Hayy’ın diğer adadan Asal ile karşılaşması ve Asal’ın ona konuşmayı öğretmesi ile araştırmasının bitmediğini hala devam ettiğini görürüz. İnsan kendini araştırarak ilerledikçe daha başka bir ifadeyle ışığı yansıtma kabiliyeti arttıkça karşısına bir başka ayna çıkar. İkisi birlikte keşfettikleri bu derin anlamları anlatmak ve diğer adadakileri aydınlatmak isterler. Salaman’ın yaşadığı diğer adadaki insanlara her ne kadar deneyimlediklerini aktarmaya çalışsalar da ada halkı bu sözlere karşı çıkar; çünkü tıpkı aynı topraktan beslenen gelincikler gibi hepsi farklı algılayış düzeylerine ve gelişime sahiptir. Daha açmak şöyle dursun topraktan uzaklaşarak boyunlarını dikmişler ve kim bilir hangi iç ve dış koşulların kendilerini açmaya hazırlayacağından habersiz ama gelincik olma potansiyeline sahip bir şekilde beklemektedirler. Salaman adındaki üstat da bunlardan biridir.
Adada bulundukları süre zarfında Hayy ve Asal’da asil ve de incelikli olan hal vuku bulmaya başlar.Bu incelikli hali açığa çıkaranlar ise ne kadar paradoksaldır ki adada sözlerini dinlemek istemeyenler, olgunlaşmaya karşı çıkanlar ve de diğer üstat Salaman’dır. Bu insanları aydınlatmanın mümkün olmadığını anlayarak her ne yapıyorlarsa, nelerden hoşlanıyorlarsa onları yapmaya devam etmelerini salık veren bu iki dost kendi adalarına ve dünyalarına geri dönerler ve içsel yaşamlarından kaynaklanan haz ile yaşamanın başlı başına bir değer olduğunu idrak ederler.
Bu hikayede iki farklı algı boyutundan bahsedilir, birisi Nübüvvet diğeri ise Velayettir. Velayet yolu çok kişisel olarak deneyimlenen ve alabildiğine açık bir görüş ve haz makamı iken; Nübüvvet ise bu kişisel deneyimi genel olarak herkesin anlayacağı bir şekle, kurala ve geleneğe bağladığından sadece kendini kapsayan ve sınırlarından dışarı taşmayan bir algılama makamıdır. Her ikisi birbirine karşıt olarak değil birbirini besler bir halde görüldüğünde, ikisi de bir Güneş gibidir ama kişinin, olgunlaşma derecesine göre algılayış dünyasında bir Güneş batarken diğeri muhakkak zamanla doğar.
Çabanın fark edilmeye ve demlenmeye başladığı noktada teslimiyet baş gösterir. İnsan daha önceki alışkanlık ve yargı örüntülerinden sıyrılmaya başladıkça daha incelikli ve latif bir boyutun kapısı aralanır yine aynı bedenin cisminde. Daha önceleri ‘Cübbemin altında O’ndan gayrısı yoktur.’ya da ‘Ben Hakk’ım’ derken olgunlaştıkça ‘Benim ne olduğum dile gelmez.’ der ve devam eder :’Havaya, suya, toprağa, ateşe isyan etmişim; ta ki O Güneş gelmediği müddetçe. ‘ Ve yine’ Yere göğe sığmayabilir ama bir insanın yüreğine sığar.’gibi sözler bize, aynı bilincin daha incelikli algılama boyutları olabileceğini müjdeler.
Çağlar öncesinde iki Çin’li Tao üstadının karşılaşmaları ve kalplerinin dile gelişleri de aynı hikayenin farklı bir lezzetle sunulmasından başka bir şey değildir. Lao Tzu’nun alem tasavvurundaki her şey tam da olması gereken yerdeydi. Zaten adı da bunu söylüyordu; Lao,yaşlı; Tzu ise üstat demekti. Konfüçyus ise görgü kurallarına, ahlaki derslere ve politikaya yönelerek daha dışsal bir süreçle Tao’yu yorumluyordu. Gidilmesi gereken yollar, atılması gereken adımlar daha en başından belli kurallarla tertiplenmişti.
Aralarında geçtiği hayal edilen diyalog bize her şeyi daha net gösterebilir. Bir gün Konfüçyus, Lao Tzu’nun yanına gelir ve saygılarını sunar. Ona herkes için yeni bir düzen ve yaşam şekli oluşturacağından bahseder. Lao Tzu’nun cevabı enteresandır:
„Buradan git! Beni yazın çıplak tenime konan sinekler gibi rahatsız ediyorsun.“
Konfüçyus Lao Tzu’nun yanından ayrıldıktan sonra talebelerine :
„’Tüm hayvanları tanırım, hepsinin davranışlarını bilirim. Ancak henüz ejderhayı tanımadım, çünkü O, gökyüzünün en tepesine rüzgarın yardımıyla çıkar. Bugün Lao Tzu’yu gördüm sanki O, hiç tasavvur edilemeyen ejderhaya benziyordu.“
„Elçin Dimdan Korkut “