MEET JOE BLACK
Ben ,ben, ben…Bu alışıldık tını, bazılarımıza hoş geliyor, bazen de çok uzakta kalmış, sanki yarısı eksik bir ezgi gibi kulağımızda tırmalayıcı bir his yaratabiliyor. Bir insan kendi benliğine olan sevgisini ne zaman tamamlarsa, aşk o zaman bir deneyim olarak kapıyı çalıyor. Zaten içeride olan soruyor: ”Kimsin?” diye; eğer ‘ben’ tamama erdiyse başka bir ifadeyle sevgi beden sürahinden taşmaya başlarsa o yanıt:”Senim”e dönüşüveriyor. İçerdeki , dışardakinin artık dışarıda olmadığını, yabancı olmadığını anlıyor ve onu gönül evine davet ediyor. İçeriden bakan, zaten dışarıdakinin yabancı olmadığını biliyordu, ama dışarıdaki kendini içeridekinden ayrı görüyordu; çünkü her şeyi unutmuştu.
Sevgi, sınırından dışarı taşmaya başladığında ismi değişiyor; yepyeni bir sınırsızlığa doğru adım atıyoruz ;onun ismi aşk oluyor. O sevgiyi sınırından dışarı taşırmaya başlayan kuvvet ne? Şeylerin arasındaki bağlantının ve giderek her şey arasındaki bağlantının yavaş yavaş deşifre olması. Hani tek bir bilim dalının perspektifinden olan bitene bakarsınız ve sonuca ulaşmaya çalışırsınız ama bir şeyler eksik kalmaya devam eder sanki. Kaplumbağaların tüm anatomik yapısına vakıf olabilirsiniz; ama bunu derinlemesine bilmek bize o bütünlüğe vakıf olduğumuz zannını vermemeli; sınırlarımızı idrak edip başka bilmediğimiz alanlara ve yaklaşımlara zihnimizde, yüreğimizde açık bir alan tanımak bizi bütünlüğe yaklaştıracak olan kuvvettir; bunun diğer adı mütevaziliktir.
Döngüsel varoluşun bir adı var, o da “dairetü’l vücud”. Vücud, tasavvufta hem varlığı, hem de yokluğu bünyesinde barındıran ve sınırlarından anlamı itibariyle taşan bir sözcük. Vücudun, hangi an varlık, hangi an yokluk vasfında olduğunu sevginin mertebesi belirliyor. Sevginin sınırına gelen bir duygu ile aşkın sınırlarına gelen bir sevgi arasında aşama farkı var ve dolayısıyla deneyimde bir derinlik farkı söz konusu. Doğduğumuzda o birlik alanına çok yakınızdır, ancak büyümeye başladıkça kişilik belirginleşir ,toplumdan ve aileden aldıklarınla benlik alanının sınırları çizilmeye devam eder; böylece yaratılış ve tezahür alanına inmeye devam ederek döngünün neredeyse yarısını tamamlamışızdır. İnmek ve düşmek belirginleşme ve tezahürün bir diğer adı; ancak bu kavisin bir de diğer ucu var; o da kendi içimizde yükselişe geçtiğimiz, deneyimin giderek saflaşıp latifleştiği kavisin diğer çizgisinin devamı ve en ucu. Sevginin damlaya damlaya, birikerek taştığı ve artık sevgi olarak sınırlayamayacağımız o yer; aşk. Severken varsındır ancak aşık olunca yok olursun, çünkü kendinden çok diğerini düşünene aşık derler.
Hepimizde eksiksiz sevgi duygusu var; tüm mevcudatta, ancak gerçekten kimi veya neyi seviyoruz? Tezahüre mazhar olmamız dolayısıyla tabi olarak unutmuşuz. Sevgimizi insanlara ve nesnelere yönelttiğimizi düşünüyoruz ama gerçekte sevginin nesnesi ne? İnsanlara, sarışın olana, gamzesi belirgin olana ya da uzun boylu veya güzel gözleri olan birine aşık olduğumuzu zannederiz. Güzellik ve altın oran tanımı çocukluktan beri yüklenen o programla açığa çıkar ve biz, bize göre en güzel olanı severiz, ona aşık oluruz. Bu bir programdan otomatik olarak hareket etmektir . Aşk ise otomatik değildir. Tabiki ‘güzeli’ sevmek doğru. Peki neden ilişkilerimizde eksik hissediyoruz? Neden bir zamanlar aşık olduğumuz o güzel, çekiciliğini kaybetmeye başlıyor? Ve biz neden yine görünüşe önem vererek yeni birini seçtiğimizde bile tekrar tekrar aynı döngüye saplanıp kaldığımızı hissediyoruz? Çünkü şeyleri birbirinden ayrı görüyoruz .Cezbe, cazibe dışarıda değil, içeride olan ile ilgili; işte o zaman her şey alt üst olabiliyor, tüm bildiklerimizi artık tedavülden kalkmış gibi görebiliyoruz.
Sevginin sınırlarını aşmış bir aşkta, gerçek cezbenin işaretleri belirginleşmeye başladığı an (ki bu bir kemalat derecesidir) fiziksel özellikler nasıl olursa olsun, şekilden öte olan şeyi görmeye başlarız. Cezbe de ‘çekme, yükseltme’ gibi anlamları ifade etmek için kullanıldığına göre gerçek cazibe sahibi olanı müşahede etmeye başlarız; bizi döngüsel varoluşun diğer kavisine çevirecek birini . Fiziksel özellikleri daha önce bize yüklenen otomatik programı alt üst edercesine farklı,içinde mananın gizlendiği bir suret. O’nun tüm algısal perspektiflerde farklı farklı isimleri var, ama ben cesaretle Allah diyebilirim. Siz, bazı yaklaşımlarda çok daha modern ve yeni görülen şekliyle “consciousness” yani Bilinç de diyebilirsiniz.
Martin Brest’ in yönettiği “Meet Joe Black” filminde ilk sahne de, taşan bir sevginin aşka dönüşmüş o ilk katresi ve işaretini içinde barındırıyor. William Porrish (Anthony Hopkins) kızı Susan’a (Claire Forlani) :”Gerçekten aşık mısın? Sizde ne bir parça heyecan ne de bir gıdım ürperti var. İlişkinizdeki tutku, bir çift koalanınki gibi. Ben ayakların yerden kesilsin istiyorum, süpürülmeni ve daha sonra mutluluktan uçmanı ve bir derviş gibi aşık olmanı istiyorum; en azından bu fikre açık olmanı. Aşk, tutkudur, saplantıdır. Nasıl mı aşık olacaksın? Kalbinin sesini dinle. Hayat yolculuğuna çıkıp büyük bir aşka düşmediysen hiç yaşamamışsın demektir.”
Başarılı ve çok zengin bir iş adamı, bir sabah uyanırken bir “evet” sesi duyar ve o sese doğru çekilmeye başlar. Yaşamı boyunca “Ölecek miyim?” diye soran birine ansızın geliveren o beklenmeyen sürpriz yanıttır bu. Aşka düşme ile ilgili temenni, William Porrish’in yaşamı boyunca aşkın ikizi olan ölümü sürekli kalbinde ve aklında bulundurması ile meyve veren bir anlayış. Film, tüm bu yönleriyle oldukça tasavvufi bir anlayış sunuyor diyebiliriz.
Aşktan bir ‘ürperti’ olarak bahseden birinin karşısına ‘ölüm’ vücud giyerek ansızın çıkıyor ;tam da Mevlana’nın bahsettiği gibi :”Yaptığın her işe, gayb aleminden bir suret verirler. Canından, teninden doğan işin, gelir tıpkı çocuğun gibi senin eteğini tutar.” Tanımsız ve belirsiz olan, sadece içinden sesini işittiği ölüm, başka bir adamın bedenini giyinerek William Porrish’in karşısına çıkıyor ve içerideki o ses, dışındaki sese ve surete bürünüyor :”O kadar merak ettim ki, bu aşktan , tutkudan ve ürpertiden o tatlı ses tonuyla bahseden kim?” diye soruyor ve bir süre birlikte vakit geçirmek şartıyla kendinden rehberlik talep ediyor.
Tasavvufi bakışta bir çok görüş ve algı çeşitliliği vardır, ve bu durum oldukça sağlıklıdır. Sınırları belirli ve görünür olanı (zahir) ele alan kelamcılar ve felsefecilerin bakış açısından Allah’ın hep aşkınlığı üzerinde durulmuş ve içkinliğine dair herhangi bir düşünce önemsenmemiştir. Çok haklı olabilirler çünkü antropomorfizmden yani insan biçimindeki algıdan özellikle sakınmak istemişlerdir; yani buna göre insan ve Allah ayrıdır ve akıl bu anlayışa rehberlik edebilir. İbnü’l Arabi ya da daha sonraları Mevlana Celaleddin-i Rumi gibi zatlar, ayetlerin yazılı ve görünür haliyle birlikte bir de onların yaşama yansıyan sembollerini de dahil etmeye başlayınca kelamcıların ve felsefecilerin dayanağı olan aklı inkar etmemekle birlikte (onlara göre akıl , kalbin iki gözünden biridir.) insanlara hayal güçlerine ve sembolizme de eşit ağırlık vermelerini eserleriyle adeta salık vermişlerdir. Özellikle Mevlana’nın varoluşu rasyonel akıldan ziyade aşk ile ifade edişi , Allah ile insanı ayrı tutmayıp birleştirme arzusundandır.
Filme geri dönersek rehberliği talep ederek surete bürünüp gelmiş olan ölüm kimdir? Kur’an’da ‘sevgi ’sözcüğünün daha çok kullanıldığını ve bunun ‘hubb’ olarak ifade edildiğini ve Kur’an’ın özü ve ruhların cilası olarak anılan Mesnevi’de ise bunun aşka dönüştüğünü görürüz. Ölümün, aşktan samimi olarak bahseden ve bunu yaşayan birinin karşısına bir beden cisminde görünmesi, sanki bana İbnü’l Arabi’nin Fütuhat-ı Mekkiyye’sindeki şu sözlerini anımsattı :”Onlar Allah’ı başka bir şeyle değil yalnızca kendisi hakkında haber vermiş olduğu; bize olan muhabbeti, bize karşı merhamet ve şefkati, üzerimize düşkünlüğü, biz O’nu bir suret üzere tasavvur edebilelim ve kalp gözümüzün , kıblemizin ,hayalimizin önünde tutabilelim diye belli bir sınırlamayı kabule tenezzülü sayesinde tanır. Böylelikle sanki O’nu görürüz, hatta O’nu kendimizde görürüz. Çünkü biz O’nu kendi bildirmesi ile tanıdık, kendi akıl kudretimizle değil.”
Kısa bir süreliğine William’a eşlik eden ölüm, onun kızına aşık olur; çünkü aşk belirsiz ve daha latif bir düzeye aitken, ansızın bedene girmesiyle aşık olarak belirginleşir. Aşk belirginleştiğinde aşık ve maşuk olarak görülebilir, çünkü aşk kendisi hissedilebilir ama gözle görülemeyen bir şeydir. William (Anthony Hopkins) ölüme sorar : “Kimsin?” ve Ölüm de şu yanıtı verir :”Bin yılların milyonlarla çarpıldığını düşün. Sonra da sonsuzluğa kat .Onca zamandır ortalıktayım .Sen ve gidişatın yeni yeni ilgimi çekmeye başladı. Varoluşun en önemli elementi seni ziyarete geldi, seni götürmek için geldim. Bunu yapabilecek birisin.”
Kendisinin sonsuzluk olduğunu söyleyen Ölüm, aslında rehberlik alır, rehberlik etmeye gelmemiştir tam da bu sebeple rehberliğinin son halkasını tamamlar çünkü akıl vermeye değil, aşık olmayı deneyimlemeye, aşkı tatmaya gelmiştir. Burada Nübüvvet ve Velayet mertebelerinin, akıl ve aşk yolunun, belirgin olan ile latif olanın aralarındaki ince nüans farkının ayırdına varmaya başlarız. Dost, Farsça “Sevgili” olarak geçer ve Allah’a işaret eder. Bir başka ifadesi olan Veli ise arkadaş demektir. Veli kelimesinin kök anlamı “yakınlık ve yakınlık için uygun faaliyet” tir.
Ölüm ile kast edilen şey “ölmeden evvel ölme” dir. Aşık olan, artık sevgisinin odağını ve ana kaynağını bulur rehberlik sayesinde . Rehber de ilahi aşkın bir sureti, bir yüzüdür. Rehberin yardımı ve samimiyeti ile William, varoluş döngüsünü tamamlar ve tabiri caizse kendine geri döndürülür. Peki kendine geri döndüğünde ya da yaklaştığında ne olur? ”Ben onu severim. Onu sevdiğim zaman işiten kulağı, gören gözü, tutan eli ve yürüyen ayağı olurum.” Aşık ve maşuk, seven ve sevilen bir olur. Zaten hep öyleydi ancak bu birlik hissedilip fark edilmiyordu. Aşk yolunda buna kurb (yakınlık, proximity) visal (birlik, union) bazen de ittihad (birleşme,realization)denir.
Tevhid sadece kelime boyutunda kalmaz, icraatta geçirilir .Joe Black yani ölüm, aşık olduğu Susan’a kendinin aslında kim olduğunu hissettirirken Susan ürperir ve “Sen Joe’sun” der. Joe Black William’ı ölüme götürürken aşık olduğu kadını geride bırakmak istemez ve şu sözü verir ona :” Her zaman kafede gördüğüne sahip olacaksın.” bedenini kullandığı adamdan bahsederken.
Filmde Joe Black’in, Susan’ın ve William Porrish’in, hatta kafedeki adamın zaman zaman aynı cümleleri kullandığına uyanırız. Hepsi Bilinç’in farklı seviyelerdeki anlayışları, suretleri ve zerreleridir. Burada yine birliğe vurgu yapılırken, her suretin içindeki mananın ne kadar farklı olabileceğine de uyanabiliriz. Yani Tasavvuf literatürüne göre cemi hissederken farkı da çok net duyumsarız. O farkı, Susan’ın hem Joe Black’a ve hem de kafedeki çocuğa bakışında hissedebiliriz. Birliği her zaman göz önünde bulunduran fark, farkındalık ve fark-ı sani ( ikinci fark) ismiyle fark-ı evvelden ayrılır, ya da anlamı daha derinleşir diyebiliriz.
„Bütünün bir parçası, bütünün tüm vasıflarıyla belirgin hale gelip vücud bulduğunda, aslında kime aşık olduğumuzu fark ederiz..“
„Elçin Dimdan Korkut “